Tirendaz-ı Beyza (Bir Yalnızın Öyküsü)

tirendazi

Efendim uzun bir aradan sonra inşallah bundan sonra en az haftada bir kere olmak üzere, belki daha sık aralıklarla kendi sitemiz üzerinden, buradan sizlerle düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız. Peşinen söyleyelim sürçü lisan eder isek affola.

Bugün insanoğlunun kadim tarihinden bu yana düçar olduğu bir çaresizliği, yalnızlığı anlatmaya çalışacağız sizlere. Elinde bulunan onca imkana, şa’şaya ve servete rağmen nasıl bir yalnızlık içinde kaybolup gittiğini ve ardında nasıl bir miras bıraktığını anlatacağız inşallah.

Sevgili dostlar, Osmanlı devletinin son demlerinde bir devri vardır ki tarihe ve tarihin her dönemine damgasını vuracak kadar renkli ve hakkında en çok konuşulan devir olmakla meşhurdur. Evet tahmin ettiğiniz gibi Lale devrinden bahsediyoruz.

Bir zamanlar Osmanlı mülkünün özellikle de Dersaadetin her yeri, özenle seçilmiş birbirinden güzel lalelerle donatılır, Geceleri çıkan ve büyüyen bu laleler arasında kaplumbağalar gezdirilir. Hatta bazılarının üzerine mumlar kondurularak lalelerin içlerinde gezmeleri sağlanırmış. İnce yapraklı laleler arasında, sırtlarında raptedilmiş yanmakta olan mumlarla ağır ağır dolaşan kaplumbağalar çok latif görüntüler oluştururlarmış.

Hatta devrin şairlerinden Nedim “Çereğan vaktidir Ruhi revanım gel açıl şad ol” diyerek bu güzel ve keyifli zamanlar için şiirler kaleme bile almıştır.

Sevgili dostlar. Şimdilerde de şehirlerin parklarına laleler dikilmekte ve şehri süslemek adına bir mevsim bu parkları lalelerle bezemektedirler. Bir gezi esnasında, Hollanda da bizi bir Lale bahçesine götürmüşlerdi. Sadece lalelerden müteşekkil kılınmış bu bahçede milyonlarca lalenin oluşturduğu muhteşem bir güzellikle karşılaşmıştık. Oysaki bu lalelerin kökü ve ilk soğanı maalesef Osmanlının başkenti olan İstanbul’dan kaçırıldığı varidatlar arasında geçmektedir.

Her şeyde olduğu gibi bu işte de kıymete haiz olan hazinemizi maalesef koruyamamışız. Lalezarlar yetişmiş, lale bahçelerinde görevli olan ve lalelerin dilinden anlayan büyük ustalar eğitimlerden geçirdiği çıraklarına hem lalenin güzelliğini, hem manasını, hem de lalenin nazenin yapısını benzettikleri ince ve narin gönlün nasıl terbiye edileceğini öğretmişlerdir.

Buradan hareketle her bir lalezarın, lalenin nahifliğine uygun olarak mensup olduğu tarikatın kaide ve kuralları dahilinde hem laleleri, hem de nefsini terbiye ederek seyri suluğunu tamamlamaya çalışmıştır.

Bu lalelerin kendilerine has özellikleri ile anılan isimleri vardır. Yapısı, şekli, rengi, yapraklarının şeffaflığı, kokusu yada Hüdai nabit üzerine kondurulduğu dalının özelliklerinden yola çıkılarak verilen bu isimlerde kendilerince ahenkli ve gerçekten çok güzeldirler.

Ağırlıklı renk tonlarına göre verilen isimlerden bazıları, Tac-ı Bahar, Cam-ı Cem, Hûdadat, Hatayi, Dûrruşehvar, Gülnar, Akile, Yeni Dünya, Ayı Hayat, Yeşil Melek, Gevher, Dürri Yekta, Nazenin, Bahru Semend ve benzeri isimlerle renkleriyle ve soğanlarının şekliyle bilinirlerdi.

Bu lalelerin içinde ise Tirendaz ismiyle matuf bir lale vardı ki yapraklarının inceliği, şeffaflığı ve nazeninliği ile dikkati çekerdi. Aslında bu lalenin çok içli ve hazin bir hikayesi vardır. İsterseniz onu anlatayım size.

Sevgili dostlar, o vakitler Küçüksu semtinde meskun büyükçe bir konağın paşası, anadoludan bahçe işlerini bilen ve güvenilir bir bahçevan getirtir. Mezkur bahçevan kısa sürede paşanın sevgisini ve ülfetini kazanır. Mahir, marifetli ve çok çalışkan, dürüst bir insandır. Bu arada kendi kendine saz çalıp güzel şiirler, deyişler, rübailer okuyarak paşanın da gönlünü hoş etmektedir.

Paşa bu durumdan çok memnundur. Bahçevana teklif ederek bir müddet sonra ailesini de konağa aldırır.

Bahçevan her mevsim konağın bahçesini mahir bir şekilde lalelerle donatmaktadır. Ailesi de gelince daha bir keyifli hale gelir ve işine dört elle sarılır. Bahçevanın dünyalar güzeli, huri melek misali bir kızı vardır ki ismi Beyza’dır. Temiz, saf, beyaz tenli, günahsız manalarına gelen bu ismi babası özellikle koymuştur. Kızına da çok düşkündür. Çok sever Beyzasını.

Bu arada konakta yaşayan paşanın ailesi de Beyzanın dillere destan güzelliği karşısında nutku tutulmuştur. Aynı zamanda akıllı, zeki ve gerçekten çok alımlı olan Beyzanın methi dilden dile dolaşmaktadır.

Paşanın da bir oğlu vardır ki, koca kafalı, çirkin yüzlü, burnundan nefes alıp vermekte zorlanan, ve minel garaib huylu, babasının nüfuzu ve parası ile etrafında güya dostlar toplayarak her gece alessabah eğlenceler tertip eden ve keyfe ma yeşa hayat süren sergerde bir evlattır.

Kaba, bencil, çirkin, hod bir yapısı vardır. Yine gece yarılarına kadar süren iyş ve işret meclisinden sersem bir vaziyette uyandığı bir sabah odasının penceresinden bahçeyi seyrederken bahçevanın köşkün bahçesini tanzim etmekte olduğunu görür. Başını kaldırınca hemen bahçe duvarının kenarına iliştirilmiş bir peykenin üzerinde kahverengi ferracesi ve nazenin yapısı ile babasına bir şeyler anlatmakta olan Bahçevanın kızı Beyzayı görür.

Görür görmez aklı başından gider. Uzun uğraşlardan ve araya paşa babasının da hatrı girince zavallı Beyzayı, bu kaba saba, acaib yaradılışlı paşa oğluna alırlar.

O dönemin adetlerinden biri de konağa gelen gelinin ismine yeni bir isim eklenmesidir. Buradan hareketle nazenin ve nahif yapısından, güzelliğinden dolayı Beyzaya konakta Tirendaz ismini verirler. Babasını da bahçevanlıktan, konağın kahyalağına alırlar.

Tirendaz ince zekası, kıvrak kaabiliyeti, tatlı dili ve şen şakrak yapısı ile kısa bir zaman içinde konaktaki hakimiyeti eline alır, yeni hayatına hızla intibak eder. Artık herkes onu taklit etmektedir. Tirendazın giydiğıi feraceden, tirendazın giydiği pabuçtan, Tirendazın yediği tatlıdan, oturduğu peykeden… Artık her şeyin merkezine o yerleşmiştir.

Dışardan pek şatafatlı ve şa’şalı görünen bu hayat aslında sıkıntılıdır. Bunca ilgiye ve sevgiye rağmen Tirendaz mutlu değildir. Günden güne solmakta ve nahif bedeni, nazenin yapısı ziyadesi ile perişan olmaktadır. Hiçbir zaman ruhuna gönlüne hitap etmeyen bu adamla yaşamaktan öyle büyük azap ve ızdırap duymaktadır ki her türlü ihtimam ve üzerine paşa babası ve konak ahalisi tarafından tevdi edilen yoğun ilgi onu daha da zayıflatmakta, günden güne azap ve ızdırabını arttırmaktadır.

Hazık hakimler gelir Tirendazı muayene ederler ve hepsinin ortak fikri o günkü ismi ile İnce Hastalık olan ve tamamen sıkıntıdan mütevellit bir rahatsızlığa düştüğünü beyan ederler. Tirendaz nihayet dayanamaz ve paşa babasına yalvarır. “Beni üç günlüğüne köyüme gönderin ne olur” diye. Paşa hemen çok rahat bir araba hazırlatır, yataklar serdirir arabanın içine yanına hizmetçiler, adamlar katar ve Tirendazı konaktan bizzat kendi eliyle uğurlar. Tirendaz köyüne doğru yola çıkmadan ve konaktan ayrılmadan önce babasından yetiştirdiği ince yapraklı içerden solgun ama dışardan alımlı görünen lalerden bir demet vermesini ister ki yolda koklayayım, onlarla halleşeyim, günlerdir, aylardır odamın penceresinden yada bahçede yanlarına indiğimde derdime derttaş olan, benimle haldaş olan bu laleler ile sırrımı paylaşayım. Nice geceler onlarla halleştim, bu içleri solgun gibi ama yapraklarının dışları parlak olan laleler benim derdimi paylaştılar sabahlara kadar benimle birlikte inlediler. Der.

Tirendaz Beyza sultan henüz köyüne varamadan yolda vefat eder. Çok istediği vuslatına böylece kavuşur ve Yaradanına yürür. İsmine ithafen elindeki lalelere ve ondan sonra gelen o tür laleye Tirendaz-ı Beyza veya Tirendaz lalesi denir.

O günden sonra da o lalenin ismi böyle anılır.

Sevgili dostlar Tirendaz sözlük manası ile Okcu, ok atan anlamındadır. Mecazen zarif, temiz, beyaz ve latif giyimli manalarına da gelir.

Dışardan baktığımız zaman bir çok insanın yüzünün güldüğünü ve gerçekten hoş bir hayat sürdüğünü sanırız. Ancak iç dünyasına girdiğimizde acaba neler çekmektedir, kalbinde ne acılar yaşamaktadır kimse bilmez.

“İnsan, huydan ve karakterden fakir bir insanın varlığına tamah etmesi yolsuzluktur kanaatindeyim. Akıl ve ahlak denizi paha biçilmez incileri sinesinde saklar.” (Atiye Keskin)

Yusuf DURU
Meddah-ı Fakîr