TEVAZU SAHİBİ OLMAK İNSANI YÜCELTİR

TEVAZU SAHİBİ OLMAK İNSANI YÜCELTİR

tevazu

TEVAZU SAHİBİ OLMAK İNSANI ŞEREFLENDİRİR

Efendim meşhur islam alimlerinden olan aynı zaman kadılık yaptığı için isminin önüne “kadı” mahlasını almış olan “Kadı Ebubekir Bakilani” hazretleri elçilikle görevlendirilerek Bizan’sa gönderilir. Çok onurlu ve haysiyetli bir insandır. Cenabı Hakk’a ve Efendimiz Aleyhisselama son derece bağlı, sünneti tüm teferruatlarıyla yaşamaya çalışan ve asla taviz vermeyen bir kişiliktir.

Gideceği ülkenin saray geleneklerini öğrenmek için Bizans’ı ve sarayı tanıyan birilerini bulur ve öğrenir ki o ülkede imparator yerlere kadar eğilinilerek selamlanır ve ihtiram gösterilir. Oysa Hazret o güne kadar hiç kimsenin önünde eğilmemiş, hatta boynunu bile eğmemiştir. Bunun sebebini de “Allah’tan gayrisinin önünde eğilmek onursuzluktur” diyerek açıklar.

Uzatmayalım elçilik heyeti hazırlanır, yanına alacağı arkadaşlarını belirler, hediyeler tespit edilir ve devlet reisinin verdiği mektubu de yedeğine alarak Bizansa gelir. Huzura çıkmadan önce usulüne uygun bir şekilde imparatora haber göndererek iman ehli Müslümanların Allahtan başkasının önünde eğilmediklerini söyler. Bu yüzden kendisinden böyle bir ihtiramın beklenmemesini bildirir.

Bizans imparatoru kabul eder ancak bu bir devlet krizi oluşturacağı için bir hileye başvurur. Huzura girilecek olan kapıyı küçültüp daracık bir hale getirir. Böylece elçiler huzura girerken iki büklüm olarak gireceklerdir. Allahtan gayrisinin önünde eğilmeyeceğini söyleyen İslam devleti elçisini böylece iki büklüm huzuruna almış olacaktır.

Nihayet görüşme günü gelir ve Kadı hazretleri kabul salonunun kapısına gelir bakarki gireceği kapı çok alçak ve dardır. Tüm heyet iki büklüm olmadan huzura giremeyecektir. Hileyi anlamıştır. Kendisini huzura götürecek olan mihmandar sinsice gülümseyerek kendisine bakmaktadır. Ve derki “Huzura nasıl gireceğinizi göstereyim” Elleri üzerinde eğilir, sürünerek dar kapıdan geçer.

Kadı Ebubekir Bakilani hazretleri yanındakilere derki “Ne yaparsam aynısını yapın.” Hemen dört ayak üstüne eğilir ancak arka arka vaziyette kapıdan girer. Önce ayaklarını geçirir, sonra mabadını geçirir ve içeriye girdikten sonra da ayağa kalkar vakur bir vaziyette Bizans imparatoruna doğru yürür.

Ardından gelen elçi heyetinin hepsi de aynı şekilde huzura girmişlerdir. Böylece imparatora yüzünü dönüp yere eğilerek selam vermek yerine değeriniz ancak bu kadardır diyerek çok büyük bir ders vermiştir.  Kadı Bakilani hazretlerinin bu pratik ve zekice çözümü imparatorun çok hoşuna gider ve tebessüm eder. “Yine beni aşağıladınız” diyerek sitem eder.

Tüm hayatı emri bil mağruf nehyi anil münker düsturu ile geçen Kadı Ebubekir Bakilani hazretlerinin cevabı ibretliktir.

“İmparator hazretleri, islam dinini bilmenize ve tanımanıza rağmen hala Müslüman olmayarak zaten kendinizi, kendi tavrınızla yeterince aşağılamış durumdasınız. Ben ve Müslüman arkadaşlarım, islam dinine gönülden bağlı diğer Müslüman kardeşlerim gibi Allah’tan başkasının önünde eğilmeyiz.”

Elçilik heyetinin işi biter ve tekrar huzurdan çıkmak için hareketlendiklerinde görürlerki kapı eski haline dönmüştür bile. Tebessüm eder kadı hazretleri ve derki,

“Bu kapıda yapmak istediğinizden feragat edip pişmanlık duyduğunuz gibi hayatınızdan da pişmanlık duyarak dini mübini islama girmeniz ve hidayete ermeniz için Allah’a dua edeceğim.”

İmparator meraklanmıştır ve tam çıkacakken sorar Kadı hazretlerine.

“Peki siz devlet başkanınıza, imparatorunuza nasıl selam verirsiniz?”

Cevap yine muhteşemdir.

“Bizde imparator yoktur. Çünkü imparatorlar sadece kendi efradını düşünür, bizde ulûl emr olan devlet reisi vardır. O bize nasıl selam veriyorsa bizde ona öyle selam veriyoruz.”

Ve huzurdan çıkar ülkesine döner.

Sevgili dostlar son günlerde devlet reisine ve makamına karşı okuduğum hayli ağır hakaretimiz ifadeler bu yazıyı yazmaya zorladı beni.

Her memleketin başkanına, reisine, hükümdarına icap eden ihtiramı ve ilgiyi göstermek elbetteki bir çok bakımdan zaruridir. Ancak kendisini çok güçlü addederek adeta (haşa) ilahlaştıran, putlaştıran ve emperyal bir şekilde sistemin kendisine sağladığı imkanlarla diğer insanları kölesi gibi görüp firavnlaşanlara karşı aşırı saygı, ilgi, ihtiram göstermek dinimizde haramdır.

Unutulmamalıdır ki iyi bir iktidar sahibi kendisine yapılan övgülerin bulunduğu makamdan dolayı yapıldığını farkedecek kadar akıllıdır. Makamın gelip geçici olduğunu ve bir gün o makamdan çekileceğinin farkındadır. Bu yüzden aşırı ihtiram ve saygı kokan, aşırı övgü dolu cümleler, hitaplar yüksek ruhlu insanları üzer, yıpratır.

Batılı tarihçilerden J.R.Hammilton, “Uygar Tarih ve Avrupada Son Yüzyıldaki Yıkımlar” isimli makalesinde “Mussolini ve Hitler büyük devlet adamları olmuşlardır. Akıllı ve zeki duruşları, inisiyatif kullanmaları ve verdikleri kararlar yönettikleri devleti kısa sürede dünya devleti yapmıştır. Ancak etraflarında kendilerini tanrılaştıran ve adeta onlara tapınanlar hem Mussoliniyi, hem de Hitleri kötü akibete sürüklemişlerdir” tespitinde bulunmuştur.

Cenabı Hakkın Kur’an-ı Kerim ayetler ile, Hazreti Paygamberin’de sözlerinde (Hadisi Şerifler) menettiği her hususta, köklü ve ölmez hikmetler vardır. Bunları görebilmek Müslümanların kurtuluşu için yeterli olacaktır. Bir insanı överken ona alayişli kelimeler, büyük sıfatlar ve aşırı övgü dolu ifadelerle yaklaşırsanız onun cehennemini hazırlamaktan başka bir iş yapmış olmazsınız. Bunu yapanların çoğu da Anadolu ifadesi ile şak şak edebiyatı yapanlar olarak bilinir.

İslamın dördüncü Halifesi ve Efendimiz Aleyhisselamın hem yeğeni, hem de damadı olan büyük kahraman Hazreti Ali (R.A.) “Yüzünüze karşı sizin için yapılan şişirilme ve övgüleri dinlemekten kendinizi koruyun. Çünkü onlar kalpleri kirleticilerdir” buyurmuştur.

İnsanın gerek yazdıkları ile, gerekse hal ve hareketleri ile yapacağı övgü, tezahürat ve iltifatın hudutlarını bilmesi, ruhunun yüceliği kadardır. Bu bilgiyi ve edebi kendilerine şiar edinenler gerçekten tüm hayatları boyunca kaçançlı çıktıkları gibi, tarih boyunca da hayırla yad edilen insanlar olmuşlardır.

Bu şuura eren insanlar ruh seciyeleri yüce ve ahlaki değerleri yüksek kişilerdir. Bunlar devletin en üst kademesinde bile olsalar Hazreti Ömer (R.A.) gibi, kölesi ile birlikte Kuduse girerken kendisi yürüyerek, kölesi devenin üzerinde şehre girmekten çekinmezler. Sorulduğunda da tevazu ve mahcubiyetle başını önüne eğip “Sıra onundu” diyecek kadar yüksek ruh ve iman seciyesini gösteren kişilerdir. Kendisine şehri şereflendirdiği için ve İslam halifesi olmasından dolayı ziyafet vermek isteyen şehrin zenginlerine ve diğer dinin baş mensubu olan papaza “Ziyafet için harcayacağınız parayı yada yaptığınız yemekleri şehrin fakirlerine dağıtınız. Zira bizim ziyafetimiz ilim meclisindedir” diyerek reddedecek kadar da tevazu sahibi olurlar.

Hayatın neresinde olursak olalım, hangi makamda olursak olalım, elimizdeki güç kılıcı ne kadar keskin olursa olsun yapacağımız en önemli şey tevazu sahibi olmak ve mütevazı bir hayat sürmek olmalıdır. Çünkü tevazu insanı alçaltmaz aksine yüceltir, yükseltir.