TAŞLAR KONUŞURMU

taslar

Makaleyi Sesli Dinle

 

Sevgili dostlar.  Kırk yıl boyunca Konya’da ikamet ettim. Sonra Hasbel kader bizi İstanbul’a getirdi. Çok şükür şimdi İstanbul’da ikamet ediyor, çalışıyoruz.

Henüz kanımızın deli aktığı yıllar, gençlik. Neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırd edemeyecek kadar cahiliz. On yedili yaşlar. Duyduk ki Arabistan’dan bir adam gelmiş. Kendisine alim diyormuş. Eski İstanbul caddesi üzerinde küçük bir dükkan açmış orada hem kitap satıyor, hem de gelenleri misafir edip beyinlerini yıkıyormuş. (Ben o yıllarda beyin yıkamayı, ciddi ciddi çamaşır yıkar gibi çıkarıp yıkama zannediyorum)

Adamın dükkanı dağıtılacak. Çünkü vahhabi zihniyetini Türkiye’de yaymaya çalışan, Şia zihniyetli bir kişi. Bunu bize kim söyledi, kulağımıza kim fısıldadı inanın bilmiyorum. Ancak şimdi düşünüyorum bir adamın hem vahhabi olması, hem şia zihniyetini aşılamaya çalışması imkansız. Yani böyle bir karışım, böyle bir sentez olmaz, olamaz.

Gittik dükkanına. Maksadımız keşif yapmak, önceden dükkanı görmek nedir ne değildir ölçmek biçmek. İşi sonra bitireceğiz. Yani girip adamı tartaklayacağız gerekirse döveceğiz gözünü korkutacağız. Yapacağımızda bu.

Dükkandan içeri girdiğim zaman iki delikanlı oturmuş Osmanlıca bir metin üzerinde bizim dövmeyi düşündüğümüz adamdan bilgiler alıyordu. Adam Osmanlıyı öyle bir anlatıyordu ki inanılmaz. Müthiş bir sistem, müthiş bir devlet.

Kendi kendime düşündüm. Yahu acaba yanlış mı geldik diye. Yok doğru dükkan, doğru adam. Neyse gençlerin işi bitti. Mezkur şahıs bize döndü ve gülümseyerek “Yoruldum, boğazımda kurudu. Çay söyleyelim birlikte çayı içelim olur mu.” Bana bakarak, “Bak o kapının hemen yanında diyafon var, Eminoğlu’na beş çay deyiver” deyince ister istemez kalktım, kapının yanındaki duafondan aynısını söyledim.

Adının sonradan Mehmet Emin Eminoğlu olduğunu öğrendiğim, bu kısa boylu tos toparlak yus yuvarlak, ama yüzü daima güleç, yüreği pırlanta gibi ehli sünnet aliminin ilk çayını böylece içmiş oldum. Ertesi günü tekrar gidip kendisinden helallik diledim. Çünkü o çay içimi süresince bize Rasulullah Aleyhisselatü vesselamı öyle güzel anlatmıştı ki ben daha önce hiç bu kadar güzel dinlememiş, hiç bu kadar kısa ama detaylı bilgilendirilmemiştim.

Mehmet Emin Eminoğlu hocam (Allah gani gani Rahmet eylesin) yıllarını Arap yarımadasında ilim tahsiliyle geçirmiş, Sönmez Neşriyatın halen kullanılan Kur’an-ı Kerim Fihristini, Mevlana Mesnevisini ve daha bir çok kitabını tashih etmiş, tercüme bir çok kitabı incelemiş redakte etmiş, yıllarca Konyada Koyunoğlu Müzesindeki yazma eserleri tasnif ve tanzim etmiş, Konya da salnameler çıkarmış, mezar taşlarını okumuş ve kitap haline getirilmesinde büyük emekler harcamış, onlarca kitap kaleme almış ve Son çalışması olan Kur’an-ı Kerim Kelimeler Fihristi ve Sözlüğünü bitiremeden Hakka yürümüş gerçekten önemli bir ilim adamıydı. Hamdolsun rahle-i tedrisinden sohbet babında da olsa müstefid olmayı Rabbim bize nasip etti.

Buradan hayırla yad ediyorum. Kabri nur, makamı Cennet olsun. Rabbim merhametiyle yarlıgasın inşallah. (bu yazıyı okuduktan sonra kardeşlerimden istirhamım hocamın ruhuna birer fatihe gönderirlerse, vesile olmaktan ve dahi vefa borcumuzu ödememizde fakire yardımcı olmanızdan dolayı gönlümüz mesrur olur.)

Efendim Hocamın sohbetlerinden birinde bahsettiği “Taşların dili olsa da konuşsa Yusufum, neler söyler neler söyler” dediği bir darbı mesel var. Tamda günümüze misal olacak şekilde onu sizlerle paylaşmak istedim.

Efendim vakti zamanında konuşmaları, hali tavrı ve edebi ile herkesin takdirini kazanmış derviş meşrep bir taş ustası yaşarmış. Mesleği taşları oymak, duvar yapmak, bina yapmak, insanların istedikleri gibi bahçelerinin etrafını taş duvarlarla çevirmekmiş. Hasılı geçimini taş işçiliğinden sağlarmış.

Bir gün bir zenginin evinde yine inşaat işiyle uğraşmakta imiş. Bahçeye istenen bir helayı bitirmek üzere imiş. Hela taşını almış yerine oturtmak istemiş ama bir türlü yerine oturtamamış. Taş ya sağa kayıyor, ya sola kayıyor ama bir türlü zemine sağlam bir şekilde oturmuyormuş. Bizimki bu hela taşının inadına  öfkelenmiş. Biraz da derviş meşrep ve ehli salat, ehli zikir bir zatı muhterem olduğu için, kaşlarını çatmış, gönül diliyle o yerine oturmayan taşa yüksek sesle çıkışmış;

“Behey inatçı benim kafamı kızdırma otur oturacağın yere. Yoksa seni hela taşı yerine, adaletsiz bir şekilde hüküm verilen ve yönetilen bir hükümetin yöneticisinin konağının duvarına köşe taşı yaparım bilmiş ol.”

Tabi bu söylem biraz öfkeli, biraz yüksek sesle çıkınca etraftan da duyulmuş. Bugün olduğu gibi o günde işgüzar gammazlar çokmuş efendim. Hemen kadı efendiye bu durum ulaştırılmış. Falanca yerdeki taş ustası hükümetiniz aleyhinde bir lafı güzaf etmekte, niyetinin ne olduğu aşikardır, tedbir alınmazsa çok daha farklı şeyler olabilir diye.

Adam derdest edilmiş ve kadının huzuruna çıkarılmış. Kadı efendi, “Behey ahmak, nadan böyle böyle bir şey söylemişsin, nedir bunun esbabı mucibesi? Sen hükümetimize dilmi uzatırsın, lafmı söylersin, idaremizden memnun değil misin? Yoksa niyetin farklı mıdır?”

Bizim ihtiyar derviş, gönül teli titrediği için söylediği bir sözün nerelere kadar çekildiğini görünce biraz korkmuş, tedirgin olmuş ancak karşısında alıcı kuşlar gibi cevap bekleyen bir kadı efendi olunca mecburen konuşmak ve cevap vermek zorunda kalmış.

-“Efendim sanırım bir yanlış anlaşılma olmuş. Ben taş ustasıyım. Ekmeğimi taştan çıkarırım. Fakire göre taşların altı değişik ismi, vazifesi ve türü vardır. Bunlar, Sefa Taşı, Cefa Taşı, Hela Taşı, Bela Taşı, Nazar Taşı, Mezar Taşı olarak ayrılırlar.”

Kadı efendi bunu duyunca bıyık altından gülümser.

-“Ey o zaman söyle bakalım bu taşlara verdiğin isimlerle müsemmamıdırlar? Nedir bunlar böyle”

O vakit bizim derviş anlatmaya başlamış.

-“Efendim Sefa Taşı yaşadığımız hayatın her anında bizlerle birlikte olan ve hayatımızı kolaylaştıran taşlardır. Yani yaşayan insanın hayrına hizmet eden vazifeli taşlardır. Mamafih sefadan murat Rabbimizin rızasıdır. Bilirsiniz ki muhterem efendim, hiçbir varlık ümmetin ve insanlığın hayrına bir iş işlemeden Rızayı İlahi’nin dönüşüne mazhar olamaz, o muhteşem ahenge katılamaz. Mutluluğun sırrı insanların hayrına yapılan hizmetlerde gizlidir. Safa Taşı’da bu mutluluğun mihenk taşlarından biridir. Yani Hakkın Rızasını ve Rahmetini celb etmek ona mazhar olmak istiyorsan safa taşı ile remz edilen hizmete talip olacaksın. Ancak kimi de vardır ki bu taşın kıymetini bilmez kendini ateşe atar, kızıl ateşler içinde yanmayı hayatın güzelliklerini yaşamaya tercih eder. Huzursuzdur, herkese huzursuzluk verir. Ağzından zehir damlar, dedikodu, laf taşıma, zemmamlık, yalan, hile her şey mevcuttur. Adeta şeytanın dünyadaki vazifesine gönüllü taliptir de bir müddet sonra ben ondan daha üstünüm demeye başlayacaktır neredeyse. Böylelerine karşı durmak da safa taşının kıymetini bilmekle olur.

Cefa Taşı; yekdiğerinin hakkını gaspeden, kibiri ve böbürlenmeyi körükleyen, her türlü günaha meylettiren tüm işleri işleyen, insanı bir türlü keyfiyet ve kemmiyet alanında eşrefi mahluk olduğunu bilerek kaçması gereken işlerden alıkoymayan her türlü taş cefa taşıdır. Sonradan bu taş kalbe de işler. Allah’ın imtihan olarak kuluna tecelli ettiği her hale sitem ederek, yada hadisi şerifte buyurulduğu gibi mü’min kardeşinin ayıbını örtmede gece gibi olmayarak onu sürekli karalayıp zemmederek. Hatta bu cefa taşı lisana da iner. Yalan söyleyerek, dedikodu yaparak, iftira atarak, boş şeyler konuşarak ve kendisine verilmiş sayılı nefesi boşa harcayarak dile bela olur bu taş. Cefa taşları ile insan ilk karşılaştığı zaman gözleri kamaşır, gönülleri oynar parlaklıklarından. Ancak zamanla bu taşlar şeytanın damgası ile öyle damgalanmışlardır ki zayıf insanların utanma, ar, namus duygularını, merhametlerini ve ahlaklarını alıp götürürler de haberi bile olmaz.

Gelelim hela taşına. İsmi bile geçse hakaret addedilir. Küfür sayılır adeta. Söyleyen ve söylenen arasında kanlı bıçaklı bir kavgaya dönüşür hal. Oysa hela taşının bulunduğu yeri bir düşünecek olursak aslının hiçde öyle olmadığını görürüz. Onca insanın yükünü, çilesini çeker. En çirkin hallerini ve bir insan için hiç de uygun olmayan durumlarına şahit olur ama hiç sesini çıkarmaz. Yine de kıymeti bilinmez aşağılanır. O da onun çilesidir. Onunla olgunlaşır. Biz onun alçaldığını zannettikçe o çektiği ama sabrettiği çile ile yükseldikçe yükselir. Eğer dili olsaydı da dinleye, duyabilseydik onu şunu söylediğini görür, şahit olurduk. Adaletle hükmedilmeyen bir ülkenin hükümet konağının bir duvarına ta olup, insan haklarını hiçe sayarak verecekleri hesabı hiç düşünmeden hareket eden ve ümmetin birlik ve dirliğine kastedenlere hizmet etmektense, insanların yüklerini çeken, onları rahatlatan bir hela taşı olmayı yeğlediğini duyabilirdik belki de.

Bela taşı, kalbi hırsla ve kinle dolu olanların, gerçek Hakk dostlarını karalayarak, onlara iftira edip onları zemmederek yükselmek istediklerinde üstüne bastıkları taşlardır. Bilmezler ki iftira ve zemmettikleri insanlar onların bela taşı üzerinde olduklarını bildikleri için dua etmekte ve ıslahları için gözyaşı dökmektedirler. Ancak adil ve Gafururrahim olan Rabbimiz bela taşı üzerine çıkarak her türlü melanet ve menhiyatla uğraşanların ayaklarının altından çektiği bela taşını başlarına musibet olarak yağdırıverir de iş işten geçer.

Bütün büyük insanlar bu taşlarla karşılaşmışlardır. Bunu hiç kimse inkar edemez. En başta sarsılmaz imanları, erdemleri, ahlak seciyeleri ve seçilmiş yüreklerinde taşıdıkları gerçek aşkları ile bu taşların musibetlerinden kaçmış, nimetlerinden istifade etmesini bilmişlerdir.

Nazar taşını anlatmaya hacet var mı? Bütün kötü musibetleri ve kem nazarları üzerine çeker. Nihayet o bile dayanamaz çatlar, parçalanır. İşte insan imanıyla ve ihlasıyla nazar taşının bile dayanamadığı cefa, bela, istihza, gıybet, yalan, iftira ve dedikoduya sapasağlam dayanır. Dimdik ayakta durur.

İşte taşların en önemlisi mezar taşıdır ki insana hayatın ve mematın gerçek anlamını öğretir. İnsanoğlu bu mezar taşını gördüğü zaman yaşadığı tüm hayatın değerlendirmesini bir çırpıda yapıverir. Ve anlar ki ne yaparsa yapsın, nerede olursa olsun geleceği yer o taşın dikili olduğu kabristandır.”

Derviş sözünü bitirince,

“İşte efendim taşlarla ilgili hadise böyledir. Kastım budur benim.”

Kadı efendi dervişi dinlemiş ve daha sonra,

“Yahu sen gerçekten beynini sulandırmışsın. Taşlarla bu kadar konuşma, onları dinleme. Onlar ne dediğini bilmeyen taşlardır. Birazda otlarla konuş var git yoluna.”

Derviş kadılık makamından çıktıktan sonra gözlerini yumup, başını kalbine eğmiş ve demiş ki;

-“Yarabbi ne kadar katı bir yüreği var bu adamın. Bütün sözlerim onda bir ot yaprağı kadar tesir etti. Böylelerinin verdikleri hükümlerle amel eden ahmaklara yazıklar olsun, böylelerinin eline adaleti teslim edenlere de yazıklar olsun. Sen ümmeti bunların şerrinden muhafaza eyle.”

İşte böyle sevgili dostlar. Rabbim istikametimizden ayırmasın. Kendi yolundan bizi ayrı koymasın. Habibine olan  aşkımızı da gönlümüzden almasın. Ümmetin birliğine dirliğine beraberliğine kastetmek isteyen yerli ve yabancı düşmanlara fırsat vermesin. İçimizdeki saadatı kiramın ve evladı Rasulün hatrına memleketimizi ve milletimizi her türlü bela ve musibetten muhafaza eylesin inşallah.

(Amin Amin ya Muin)