SÖZ ERBABI BAŞKA OLUR

14676496_1835513650013145_7306946552658919424_n

Makaleyi Sesli Dinle

 

Sevgili dostlar, mümbit Anadolu toprağında yetişen söz erbabı öyle çok üstat vardır ki; birçoğunun ismini dahi bilmeyiz, hatırlamayız. Bilinenler sazıyla, sözüyle asırlara hükmeden dizeleri, kendilerinden sonra miras bırakmış, gerçekten eşine ve benzerine az rastlanır liyakatte, ehil insanlar olarak hafızalarımıza yer etmişlerdir.
Rahmetli babam zaman zaman kitaplığımızda bulunan halk şairlerine ait kitapları eline alır, bizleri etrafına toplar ve onlardan deyişler, şiirler, güzellemeler, gazeller, rubailer okur ve yorumlardı. Bilmiyorum ama, şiir merakımın ve sevgimin temeli, sanırım daha o yıllarda, babamın okuduğu bu güzel halk ozanlarının hikayelerini, şiirlerini, deyişlerini dinlerken atılmış olsa gerek.
Öyle güzel hikayeler, öyle farklı hadiseler vardı ki; hepsi birbirinden asude, hepsi birbirine fark atacak kadar harikulade idi. Çıldırlı Aşık Şenlik, Erzurumlu Emrah, Sümmani Baba, Aşık Ömer… Daha sayamayacağım onlarca isim.
Bir güzelin peşinden diyar diyar dolaşan, çeşme başında kendisinden su istediği kızın emmi demesinden etkilenip oturup hemen oracıkta “bir kız bana emmi dedi neyleyim” diye beyitler dizen Erzurumlu Emrah, seyahat esnasında kendisini tanımadığı için arkasından ileri geri konuşan ermeni şairi,
Ey yanşak düşün sözünü seni müşkül hal eylerem
Gurudur nutku nefesin elfazını lal eylerem
Min tümenlik fiyetini endirir bir pul eylerem
Cenk gurar imtihan olar ezim galmagal eylerem
El içinde itkin salar meskenini çöl eylerem
Kâfdar küskü sinirrisen gışdarını şil eylerem
Ormanda meşe samsarı çıngılda çakkal eylerem
Ters pelenk yapılı gaban ağzı bağlı mal eylerem
Geh atar sahrayı düze geh nahırda kal eylerem
Geh deyer torbakeş deve geh galtaban fil eylerem
Gatar hayvan zümresine har himara döl eylerem
Cismine vurar palanı endamini çul eylerem
Bend eder tavlahanaya yem suyunu bol eylerem
Boynuna tahar yuları çalbadara gul eylerem
Enter maymun şebek zozo çarpananı zil eylerem
Eri ölmüş arvat kimi döydürürem dizderine
Bekâr goca garı kimi melül goyar dul eylerem

Deyip yerin dibine sokan Çıldırlı Aşık Şenlik, ismini hatırlayamadığımız onlarca, yüzlerce, Anadolu’nun yanık yürekli söz ustası insanları, kültürün temel direkleri ve kadim bekçileri olarak hafızalarımızda yer etmiştir.
Aşıklık geleneği kadim kültür varlığı olarak, Orta Asya’dan bu yana milletimizin derdini anlatmak için kullandığı bir söz üstatlığı olduğunu söylersek abartmış olmayız. Yuğ törenlerinden, tuğ törenlerine, kopuzlarını ellerine alan ozanların çalıp söylediği devirlerle, bugün televizyon ekranlarında, zaman zaman ellerinde sazları ile gördüğümüz halk ozanlarımızın arasında çok da fark yoktur aslında.
Dün semai kahvelerinde çalıp söyleyenlerle, bugün türkü barlarda çalıp söyleyenleri ayırt etmek lazımdır lakin. Çünkü aralarında çok büyük fark vardır. Bu konuyu inşallah bir başka makalemizde işlemek üzere asıl anlatmak istediğim hadiseye gelmek istiyorum.
Osmanlı devletinin müzeyyen olduğu devirlerde, büyük şehirlerin muayyen semtlerinde, halk şairlerinin, ozanların toplanıp çalıp söyleyerek şiir yarıştırdıkları kahvehaneler var imiş. Bu kahvelere Semai Kahveleri denirmiş eskiden. Zaman zaman muamma denilen türde atışmalar da yapılırmış. Muammada, şairin ya da ozanın birisi ortaya bilmece şeklinde bir beyit atar, mekanda bulunan diğer şairler ya da ozanlarda yine şiirle bu muammayı çözerlermiş. Zaman zaman bu muamma ile birlikte ortaya konulan ödülü de çözen alırmış.
Hâsılı bu kahvehaneler şiir, türkü, muamma gibi karşılıklı deyişlerin havada uçuştuğu, yarışmaların yapıldığı kahveler olarak bilinir, buraya takılanların içtikleri çay, kahve ya da nargilelerden de kahveci payını alır, ozana payını verir; böylece geçinip giderlermiş.
İşte böyle kahvelerden birine zamanın tulumbacı bıçkınlarından deli dolu, zıpkın Ali derler bir isim dadanır. Biraz serseri, biraz serkeş, gözü pek, çokça terbiyesiz ve hadsiz biri olduğu için etrafındakilerde “Aman ite dalaşmayalım, çalıyı dolaşalım” diyerek onunla çok fazla muhatap olmak istemezlermiş.
Tulumbacı Zıpkın Ali kendi kendine şiir söylemeyi de adet edinmiş, söylediği şiirlerin kaliteli söz dizeleri olduğunu iddia edermiş. Her yerde kendini gösterir, sağa sola sataşarak, laf atar, kah tehdit eder, kah küfürler ederek insanları sustururmuş. Yine böyle bir gün geldiği semai kahvesinde masaya yumruğunu vurur, ortadaki ozanları susturur ve şöyle bir beyit atar ortaya.

Sen ömrüme eş olursan, bahar benim yaz benim
Neyleyeyim baklavayı, biber benim tuz benim…

Bunu söyledikten sonra da okkalı bir nara atarak “Ulan var mı benim bu söylediğim bilmeceyi çözecek? Cepkenimi ve cebindekileri ortaya koyuyorum, çözen alsın gitsin” diyerek raconunu keser.
Oturanlardan bazıları mırın kırın ederler, kimi sevgi der, kimi aşk der, kimi gece, kimi gündüz. Bizim bıçkın Ali naralanır. “Ulan sözle değil, şiirle karşılık vereceksiniz. Ona göre.” Herkes korkusundan siner, bir köşeye çekilir ve sus pus olurlar. Bıçkın Ali de bütün kahveyi, ozanları susturduğunu, mat ettiğini zannederek keyfini çıkarmak üzere tatlı tatlı kaşınmaya başlar ki, kıyıda köşede sessizce oturan bir Bektaşi ayağa kalkar ve sessizliğin hâkim olduğu kahvede şu beyiti söyler.

Kuyu benim, çıkrık benim, etrafında saz benim
Her akşam kapımı çalan, kara gözlü kız benim…

Tulumbacı bıçkın Alinin siması birden değişir kararır, öfke seli oturur yüzüne ve “bre sen benim mahremime nasıl girersin” diyerek Bektaşi’yi alır eline ve bir güzel benzetir. Kahvedekilerin araya girmesi ile güç bela kurtarırlar Bektaşi’yi Tulumbacının elinden.
Karşılıklı davacı olurlar ve kadının huzuruna çıkarlar. Kadı taraflara ne olduğunu sorunca, Tulumbacı Bıçkın Ali,
“Kadı efendi ben şairlerin ortasında bir mısra söyledim. Sağlığı kasteden bir bilmece idi. Yani sağlığım olunca kimseden baklava börek istemem tuz ekmek benim için en güzel yiyecektir demeye getirdim. Hiç kimse buna cevap vermedi. Ancak bu mendebur çıktı ve bana laf çarptı. Çünkü geçen hafta civar köylerden birinden, gönlümün düştüğü kara gözlü bir kızı kaçırıp kendime eş eyledim. Benim aile hayatıma dil uzatınca şirazem kaydı ve bu hale geldik.
Kadı efendi bu kez Bektaşi’ye aynı soruyu sorunca Bektaşi’nin cevabı da ilginç olur.
“Efendim ben bu adamı hiç tanımam. Ömrümde, o kahvehaneye gelinceye kadarda ne görmüşlüğüm vardır ne de rastlamışlığım. Ancak kahvede bulananları öylesine kötü bir halle tersliyor, galiz küfürler ediyor ve hakaretlerle susturuyordu ki dayanamadım ve

Kuyu benim, çıkrık benim, etrafında saz benim,
Her akşam kapımı çalan kara gözlü kız benim

Deyiverdim. Ne bileyim ben bunun iki gün önce kız kaçırdığını ve bu kızın kara gözlü olduğunu. Hem ben onu kastetmedim ki. Kuyudan maksat düşüncedir. Çıkrık ise ilimdir. İnsan ilim çıkrığını çevirmezse düşünce kuyusundaki hikmetli sular ortaya çıkmaz. Bilgisiz insan ezber yollu güzel sözler söylese de, söylediği sözler kaba ve çirkindir. Kimseye bir anlam ifade etmez. Sazdan kasıt sanat ve güzelliktir ki, bu sazlar kuyunun etrafındaki nemli topraklarda yetişir. Her sazdan kamış olmaz, her kamıştan ney yapılmaz. İlahi sedayı dile getiren kamışlar, suları; mana beldelerinden gelen kuyudan sulanırlar. Kara gözlü kızdan maksat ise gecedir. Geceler gibi ayıpları örten insanın öfkesi ve kini olmaz. Ben bu sözleri kötü bir niyetle söylemedim ki. Bu edepsiz ve haşin kişiye iki satırla hakikatten bir bilmece ile latife yapmak istedim. Ama hata etmişim. Zira darı toplanan yerde inci saçanı işte böyle yaparlar.
Kadı efendi ince yürekli ve tasavvuf ehli bir insandır. Bektaşi dervişinin anlattıklarından ziyadesi ile etkilenir ve bu sefer öfke ile Tulumbacıya dönerek sorarak,
“Anladın mı bu söylerden bir şey. Bak bu öfkeli halinle devam edersen bir çok bela açarsın başına ona göre.”
Tulumbacı hak ve hakikat yolunu bilmeyen bir nadandır. Bıçkındır ve kendi doğrularından başka doğruların olmadığını sanan zavallı bir sergerdedir. Bir su birikintisindeki saman çöpünün üzerine konmuş sinek gibi, kendisini ilim deryasında zanneder ve öfke ile,
“Bre kadı efendi bu adam bu palavralarla sizi de beni de mat etmeye çalışmaktadır. Kandırmaktadır. Onu sakalından sürükleyeceğim” diyerek kadılık makamına da saygısızlık eder.
Kadı efendi bunun üzerine ziyadesi ile hiddetlenir ve şöyle der.

Behey gafil laf anlamaz şiir senin neyine
Her öfkede dövüşenler döner kümes beyine
Ortada bir su yoktur var git baba evine
Bu şehirde kadı benim, karar benim söz benim.

Bıçkın ve zıpkın Tulumbacı öfkesinde ve edepsizliğinde inat edince kadı efendi kükrer.
“Bostancı başı” hemen içeriye iri yarı bostancı başı ile iki yardımcısı girerler ve kadının emrine amade olduklarını göstermek için ellerini göğüslerinde çaprazlama birleştirip baş keserler.
“Yıkın bu sergerdeyi elli değnek vurun, sonra da atın zindana iki ay katıksız ekmek cezası ile cezalandırın” der ve olayı böylece çözer.
Buradan da bize miras kalan güzel bir söz vardır sevgili dostlar. Hani atalar derler ya.
“Sözün bilmez bazı nadan elinden
Edep ağlar, erkan ağlar, yol ağlar…”
O yüzden Rabbim kulunun boğazına dokuz boğum koymuştur. Bir söz söyleyeceği zaman dokuz kere boğsun bir kere çıkarsın diye.
Rabbim söylediği sözlerin farkına varan ve söylediğini kulakları duyan kullarından eylesin bizleri.