ŞÖHRETİN FELAKET OLDUĞUNA DAİR

ŞÖHRETİN FELAKET OLDUĞUNA DAİR

images-2

Makaleyi Sesli Dinle

 

Sevgili dostlar;
Kendi yağımızla kavrulup, Geleneksel Türk Tiyatrosu’na yıllarca verdiğimiz emekle ve en önemlisi de Rabbimizin yardımı sevdiklerimizin tensip ve himmetiyle bir şekilde sanatı icraya ehil bir evsafı bize tevdi ettiler. Eden kurum uluslararası bir kurum olunca da kabul gördü çok şükür. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’da bizi kabul ederek sanatımızı icra etmemiz için destek oluyor. Rabbim devletimize zeval vermesin.
Asıl konumuz bu değil tabi. Geçtiğimiz günlerde bir dost meclisinde kahvelerimizi yudumlarken arkadaşlarımdan biri şöyle bir tespitte bulundu. “Yahu ağabey, sen sahneye çıkıp insanlara iyi insan olmanın formüllerini, bizden önce yaşamış ve iyiliğine milletlerin şahitlik ettiği kişilerin hayatlarından örnek vererek anlatıyorsun. İtibar eden kitleye bakıyoruz istenen, beklenen, arzu edilen boyutta değil. Ama bir bayan yada erkek sözde sanatçı sahneye çıkıyor, bed sesi ile anlamsız kelimeler yığınından şarkı, parça, eser diye bir şeyler bağırıyor, orasını burasını açıyor, sallıyor ve konserlerine binlerce, yüzbinlerce insan gidiyor hem de devasa paralar ödeyerek. Sence bu garip değilmi?”
Tebessüm ettim ve “Garabet bunun neresinde?” diye sordum. Tabi uzun uzun konuştuk. Özde şunu çok iyi bilmek gerekir ki; şöhrette servette ağır ve emin adımlarla yürünen yolda, esen rüzgarlara karşı dimdik durarak elde edilen önemli iki varlıktır. Servetini Hakk yoluna harcadıkça artar, şöhretin arttıkça tevazu ile başını önüne eğerek edep dairesinde yoluna devam ettikçe kıymetlenir.
Aklıma geldi bir kavak ağacı ile asma kabağının hikayesini anlatıverdim. Sizinle de paylaşayım istedim sevgili okuyucularım, kıymetli dinleyenlerim.
Efendim vakti zamanında bir bağban bağının güneş alan en güzel yerine bir kavak ağacı dikmiş. Zamanla bu ulu bir kavağa dönmüş. Gün gelmiş kavak ağacının dibine bir kabak fidesi kondurmuş bağban. Tabi kabak suyu ve güneşi sever. Kısa zamanda başlamış boy vermeye ve sarmaşıkları ile kavağın gövdesine dolanmaya. İlk günlerde kavak ağabey, baba kavak, kavak ağa gibi ifadelerle ağaca olan saygısını dile getirirken, zamanla sarmaşıkları boy verdikçe ve ağacın gövdesine dolana dolana zirveye doğru çıktıkça ifadelerde değişmeye başlamış.
Nihayet sarmaşıklar o hale gelmiş ki kavakla neredeyse aynı boyda. Bu sırada iride bir gövdesi olmuş kabağın. Tabi bu arada kendisinden geçivermiş, yükseklerden ovaya, şehre, dağlara ve ormanlara bakmak başını döndürmüş ve başlamış kavakla üst perdeden konuşmaya.
“Hey sırık ne haber. Bak ben de seninle aynı boydayım. Kendini çok büyük görme ha.”
Kavak bu sözlere çok aldırış etmemiş. Vakarla yaprakları arasında cıvıldaşan ve dallarına yuva yapan kuşların saadetli çırpınışlarını ve azimle hayata tutunuşlarını seyretmeye, onlara yuvalık etmeye devam etmiş. Ağırbaşlılıkla hayatını sürdürmeye bakmış.
Nihayet kabak o kadar ileri gitmişi. “Ne kadar da kibirlisin, hiç cevap vermiyorsun. Söyle bakalım sen bu boya ne kadar zamanda geldin?” Kavak şöyle bir bakmış kabağa. “Dokuz güz, dokuz yaz, dokuz bahar mevsiminde ancak bu boya geldim” demiş. Kabak başlamış gülmeye. Bak senin o kadar zamanda geldiğin bu boya ben bir yazda geldim. Ee demek ki aramızda çok da bir fark yok.”
Tabi kavak gövdesine dolanan sarmaşığa ev sahipliği ettiği ve kök komşuluğu olduğu için ya sabır deyip ses etmemiş. Ancak mevsim hep yaz olarak gidecek değil ya. Kış rüzgarları esmeye ve hava sertleşmeye başladıkça bizim kabağın mevsimi de bitmiş. Yaprakları solmuş, uzun, güçlü gibi görünen ama içi su dolu dalları kurumuş, suyu çekilmiş ve yavaş yavaş kavağın gövdesinden aşağıya kaymaya ve tutunamamaya başlamış. Kısa bir süre sonra, kışın başında da tamamen yaprakları ve dalları kuruyup çürümüş ve yerde sadece koparılmayı bekleyen bir kabak kökü kalmış.
Tabi bu durum çok korkutmuş ve üzmüş bizim kabağı. Başlamış yalvarmaya. “Bana ne oluyor kavak kardeş, ne oldu bana da bu hale geldim? Niye böyle oldum?” demeye.
Kavak tebessüm etmiş ve şöyle söylemiş.
“Bak a Kabak kardeş, dokuz yıllık yolu bir yıldı almaya kalkarsan ne kışa dayanabilirsin, ne güze. Haddini bilmez de kendinden yücede oturanlarla, ileri geri konuşup onları aşağılarsan işte böyle varlığının gerçek yüzü ortaya çıkarılır ve ne kadar çaresiz olduğunu görüverirsin. O yüzden sabır ve tevekkülle sürdürülen bir hayatın kazandırdığı zenginlik, kısa sürede elde edilen şöhrete ve makama yeğdir.”
Kabak “Peki bana niye bunu hiç söylemedin. Beni hazırlamadın?” diye sorunca kavağın cevabı çok daha güzel olmuş. “Unutma zaman en iyi terazidir. Her şeyi gerçek ölçüsüyle tartar, benim gibi bir kavağın, senin gibi bir kabakla uğraşması, tartışması yakışık almaz.”
Sevgili dostlar bu bir tevatür, hikaye. Ancak unutulmamalıdır ki ibretlik hikayeler ve masallar insan hayatının mihengini oluşturan, nirengi noktasını ortaya çıkaran gerçek birer aynadır.
Tüm hayatı boyunca ağırlıkları ve vakarlarıyla insanlığa örnek olmuş, etraflarına ışık saçmış ve yol göstermiş insanların duruşu, tarzı ve tavrı kendileri gibi olmak isteyenlere zaten örnektir, yol göstericidir. Bu yüzden adil ve akıllı sultanlar devirlerinde yaşayan alim, ulema, Hakk dostu kim varsa hakiki manada hizmet eden, onların ayaklarına gitmiş, ziyaretlerini etmişlerdir. Nerede akılsız, dirayetsiz, basiretsiz ve gerçekten ahmak idareciler varsa onlarda toplum mimarı olan ve insanlar arasında birleştirici, toplayıcı ve bütünleştirici rolü olan böyle bilginleri, alimleri, Hakk dostlarını ayaklarına getirtmişler ve rencide etmişlerdir.
Günümüzde hırslı politikacıların, acele ve çabuk yetişen şairlerin, kendini sanatçı diye addeden ancak ne sanatın bediî inceliğinden, nede sanatçı olmanın estetik ruh haletinden haberdar olmayanların mantar misali yerden bitivermeleri gibi ortalıktan çekilmeleri de çok çabuk olmaktadır. Var olmalarıyla, kaybolmaları arasındaki geçen süreye baktığımız zaman kalitelerinin, değerlerinin ne olduğunu anlayıveriyoruz.
Kıymetli ve paha biçilemeyen elmasların toprak altındaki kalış süreleri binlerce yılla ifade edilmektedir. Bu tür nadide taşlarda ömrünü elmas yontuculuğuna vermiş usta hakkaklar elinde paha biçilmez hazinelere dönüşmektedir.
Şöhret ve servet yüce yapılar gibidir. Temelini sağlam atar, yavaş ve emin adımlarla, kuvvetli ve sağlam malzemeler kullanarak inşa edilirse yapı yıkılmaz. Ancak ucuz malzemeden, kaygan bir zemine atılan temel üzerine, çarçabuk yükseltilirse, ne kadar ulu olursa olsun bu bina yıkılmaya ve yer ile yeksan olmaya mahkumdur.
Etrafındaki şakşakçıların alkışların, yaşa varol seslerine, menfaati için tebrik eden, pohpohlayan ve şımartanların uğultulu seslerine kulak tıkayamayan ve onların gerçek yüzünü göremeyenlerin sonu şaşkınlık içinde düştükleri uçurumda biter.
Tarihte insanlara yol gösteren, onların önünü açan, fetihlere imzalar atan, başarılı buluşlar yaparak insanlık ufkunu aydınlatan, servetleri ile insanlara yardım eden ve paranın kölesi olmadan, parayı ve gücü kendisine köle edenlerin ömür binaları yıkılmaz birer sur gibi dimdik ayakta durmaktadır.
Atalarımız boşuna söylememişler,
Sağanakla gelen, selle gider.
Rüzgarın ektiği cılız olur.
Davulun sesi ile zıplayana, düğün aşı bir günlük verilir.
Sabanın gücü, yürüyenin harmanı olur.
Şöhreti elde ettikten sonra, kalbine sokmayan ve onun ateşten gömlek olduğunu bilerek sırtına geçirmeyen sağlam bir kişiliğe ermek için ancak zamana ekilen emekle, harmanını sağlam ve bereketli yapar.
Rabbim şöhretin afetinden, zenginliğin ve gücün belasından, yalancı dostların pohpohlamasından bizi emin etsin. Verdiği nimetlerin, kabiliyetlerin kıymetini bilen, sadakasını veren ve insanlığın, ümmetin hizmetinde onların birliği beraberliği için kullananlardan eylesin inşallah.
Selametle kalınız efendim.