SANATMI DEDİNİZ?

zaman-mi-dediniz

Makaleyi Sesli Dinle

 

Sevgili dinleyiciler. Sanatı ince bir seciyenin, farklı ve güzel bir ruh halinin beden bulması, insanın yaşadığı hayatın içine girmesi için yapılan güzelliklerin tamamına verilen genel isim olarak algılayabiliriz.
Bakınız şairlerin içinde gerçekten ayrı bir yeri olan Nef’i üstad, Allah güzeldir, güzelliği sever düsturunu nasıl dile getirmiş şiir sanatında.
GÜZELSÜZ OLMAZUZ AMMA OLURUZ ETSÜZ EKMEKSÜZ…
Burada güzelliği gözlerinizi kapatarak yalın ve sadece güzellik olarak algıladığınız tüm varlıkların hepsine uygulayınız. Yani hayata uygulayınız. İşte göreceğiniz en gerçek güzellik bu andan itibaren başlar.
Yani eşyanın tüm varlığında görmeyi istediğiniz ne ise ona göre beynininiz, gönlünüz algıda seçiciliği gösterir size. İşte Osmanlı medeniyetine bir göz attığımız zaman hayatın her anında ve alanında bu güzelliği müşahhas örnekleriyle görüyoruz. Hem güzelliği görüyoruz, hem de tanımını, tarifini, evsaf ve encamını okuyor, dinliyoruz. Çünkü Osmanlı medeniyetindeki güzelliğin önce gönle hükmetmesi ve gönlü ele geçirmesi lazımdır ki güzel olabilsin.
Sanatı incelediğimiz zaman her boyutuyla bir hüsnü talil olduğunu görürüz. Yani var olan bir eşyaya, bir “şey”e marifetli eller, gönüller, gözler aracılığıyla ruh ve hayal dünyamızda oluşturduğumuz güzelliği uygulamak, onu asli veçhinden çok daha farklı ve güzel göstermek için çaba sarfetme işi. Kısaca Vak’anın gerçek nedenini değiştirip ona ruh dünyasında güzel sebepler bularak aktarmak, anlatmak, göstermektir.
Şark islam sanat geleneğinde gördüğümüz en önemli özelliklerden birisi akıl ile gönlün sürekli bir mücadele içinde olduğudur. Buradan hareketle tasavvuf ile bilim sürekli bir cedelleşme ve mücadele içinde olmuştur. Gönül ile akıl gibi. Gönlün güzel gördüğünü, akıl; mantık terazisinde değerlendirdiği zaman hemen kendini bloklayıp çeşitli yaftalar ya da açıklamalar ile uzaklaşma yolunu seçmiştir.
Batı da ise bu konu çok daha farklıdır. Onda gönül olmadığı ve hayatın tüm merkezine aklı yerleştirdiği için, akli olarak büyük mesafeler katetmiştir. Batı ile doğunun arasındaki en büyük, fark cereyan eden hadisenin perde arkasına görme çabasıdır.
Batı; hadiselerin tamamına akılcı bir bakış açısı ile yaklaşırken, doğu aynı hadiselere çok daha farklı bir pencereden, gönül ve ruh penceresinden bakmaktadır.
Batı cereyan eden hadiseyi sadece akılla değerlendirip aklı olgunlaştırma yolunda kazanılan bir artı olarak görürken, doğu ruh dünyasındaki inkişafa zemin hazırlayan, kapı aralayan en küçük bir hadisede bile, gönlü ve aklı birlikte hareket ettirerek hadisenin veya eşyanın ruhundaki güzelliği aklıyla ferkedip, gönlüyle fethetmeyi tercih etmiş, böylece olgunlaşma sürecini aklıyla idrak ederek gönlüyle yücelmeyi benimsemiştir. Bu yüzden doğunun ve doğulunu ruh dünyası çok farklıdır.
Ruh dünyası farklı olanın, beşeri dünyaya yansımasının da o derece farklı ve estetiği yüksek bir seciye ile gerçekleştiğini günümüze kadar ulaşan, taştan ahşaba, camdan, deriye kadar bir çok eşyadaki yansımasıyla görmekteyiz.
Sanat ve sanatçı ruhuyla hadiselere bakan doğulu, güneş tutulmasını sevgilinin yüzünün perdelenmesi gibi algılarken, bunu akıl terazisiyle yorumlayan batılı için sadece bir müddet karanlıkta kalmaktan ibaret bir gök hareketi olarak telakki eder.
Bir başka misalde yüksek sanat ve haleti ruhiye terakkisi bakın nasıl kendini göstermektedir. Mezarlıklara servi ağacının dikilmesinin sebebini araştıran batılı dört mevsim yeşil kalması ve mezarlıklarda meydana gelebilecek ölüm kokusunu gidermesine tevdi eder. Ancak bir doğulunun gözüyle servi ağacına ve servi ağacının mezarlıklarda bulunmasına baktığınız zaman çok daha farklı bir manzara ile karşılaşırsınız.
Servi ağacının kökleri dik olarak toprağın altına indiği ve çok fazla yer kaplamadığı için mezarlıklarda tercihe edilir. Ayrıca uzun boyu ve yaprakları, sürekli rüzgarı çeken ve içinden rüzgar geçerken çıkardığı “Huuu” sesi de islam tasavvufundaki zikirle özdeşleşen bir ifade olduğu için uhrevi bir mana yüklenmektedir. Yani şark islam edebiyatında ve tasavvufunda serviye yüklenen ilahi bir vazife vardır. Servi Vahdeti temsil eden yegane figürdür mezarlıklar için ve ölümü en güzel kamufle ederek sevdiren bir motifdir.
Yani şark islam edebiyatında serviye yakılan beyitler, naatlar yada yazılan şiirler aslında yersiz ve gereksiz değildir. Çünkü servi ağacı rüzgar estikçe ve yaprakları, dalları ile buluştukça “Huuu” diye ses çıkarır. Bu ses zakirlerin nefes zikrine benzer. Dolayısıyla dibinde yatan meftanın her hu zikrinde bir günahının döküldüğüne inanılır.
İşte akılla ve mantıkla bakanla, gönülle bakan arasındaki servinin gerçeğinde gizli manası böylece ortaya çıkar.
Evliya Çelebi seyahatnamesinde zikreder. Bir zamanlar Selimiye camiinde teravih namazlarında safların arasına gül koyulur imiş. Bu olaya akıl penceresinden baktığınızda camide kalabalık cemaatle oluşan rahatsız edici kokunun bir nebzede olsa deruhte edilmesine müteallik bir eylem olarak görürsünüz. Ama Şark İslam kültürünün gönül penceresinden bakıldığında olayın tam da aksi çok daha farklı bir yönünü görürsünüz.
Osmanlı insanı safların arasına gül koyarak “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi, bunlardan biri de güzel kokudur” diyen peygamberimiz efendimize ithafen bir güzelliğin icraası olarak görebilirsiniz. Ayrıca, Gül Peygamberimizin remzidir, işaretidir ki her safta ve her ferdin yanında bir gülün bulunması manevi ruhaniyetinden istimdat istemenin işaret dili ile anlatımı, gönül dili ile seyridir.
Bakınız son bir örnekle Osmanlı insanın gönül dünyasında sanatın ve sanat anlayışının nasıl inkişaf ettiğini görelim isterseniz. Eskiden evlerde ve konaklarda aydınlatma işini deruhte etmesi için kullanılan kandilleri üfleyerek söndürmek edepsizlik ve hatta söndürme ifadesini kullanmak ise samimiyetsizlik olarak görülür idi. Bunun yerine kandilleri uyutmak için pirinç, gümüş, bronz işçiliğinin nadide örnekleri, süsleme sanatının ince ruh haletiyle birleştirilerek işlenmiş çok güzel uykuluk ismi verilen bir çeşit kandil kapakları icad edilmiş, mum, kandil yada ışık kaynağı karartılmak istendiğinde uyutmak tabir edilen eylem bu kapaklar sayesinde halledilmiş.
Kahya, evin hanımı, evin beyi yada emir verme makamında bulunan kişi ışığı söndür, kapıyı ört gibi emir kipleri içeren ifadelerde bile gönül penceresinin en güzel terkibiyle yapılması gereken işi, işi yapması gerekene hatırlatırlarmış.
Işık kaynağını karartmak için “söndür” ifadesi yerine “uyut” ifadesini kullanarak kandili uyutalım derken de bir dua terkibiyle “Allah kimsenin ışığını söndürmesin” demeyi ihmal etmezlermiş.
Yada “kapıyı ört, kapat” emrini verirken de, “Kapıyı sırla” denirmiş. Akabinde de “Allah kimsenin kapısını kapatmasın, örtmesin” diyerek dua eder, hem hane kapılarının, hem gönül kapılarının ardına kadar gelen misafire açık olduğunu beyan ederlermiş…
Sanırım sanatla iç içe yaşamak bu olsa gerek değil mi efendim?…