ÖVGÜ VE METHİYE!… İNSANIN YUMUŞAK KARNI.

ÖVGÜ VE METHİYE!… İNSANIN YUMUŞAK KARNI.

neyidinler

Makaleyi Sesli Dinle

 

Vakti zamanında Fransa Kralı 1. Fransuva, Almanlarla yaptığı savaşı kaybeder. Alman imparatoru Fransız kralı 1. Fransuva’yı esir alır ve Madrid kalesinde bir hücreye, ayaklarından, kollarından ve boynundan kalın zincirlerle, adi bir suçlu gibi hapseder, işkence ederek aşağılamaya başlar.

Fransız kralının annesi  ne yapacağını düşünüp çareler ararken sürekli yanında olan ve ona akıl veren, o mevkiye gelinceye kadar haçlı seferleriyle İslam dünyasını çok gezen, gayet bilgili ve ileri görüşlü bir papaz  şöyle der.
“Efendim, isterseniz Osmanlı Sultanı Süleyman Han’a bir mektup yazalım ve yardım isteyelim. Zira Müslüman olmaları hasebiyle dinlerinin kendilerine yüklediği bir sorumluluk vardır. Mazluma ve yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmek onlar için dini bir vecibedir. Ancak mektuptaki dile çok dikkat etmelisiniz. Takdir ve taltif dolu bir mektup olmalı bu. Zira yerinde ve gerekli övgü ne kadar aşırı da olsa övülen insanı rahatsız etmez.”
Bunun üzerine Fransa Kralın annesi Kanuni Sultan Süleymana hitaben bir mektup yazar. Bir yolunu bularak oğlu 1. Fransuva’ya da aynı şekilde bir mektup yazdırır ve İstanbul’a gönderir. Oğlunun kurtarılması için yalvarır. Mahkum Fransa kralı da övgü ve aşırı iltifatlarla dolu mektubunda Sultan’dan yardım ister.
Kanuni kendisine getirilen bu mektupları okur. Ziyadesi ile düşüncelere dalar. Çünkü mektuplarda kendisine adeta yeryüzünde adalet dağıtan ve insanlar arasında hüküm süren, eski bir Yunan tanrısı gibi iltifatlar edilmekte ve satırlar dolusu övgüler yapılmaktadır.
Mektupları okuduktan sonra Belgrad şehrini muhasara edip aldıkları sırada kendisini tebrike gelen kralların elçilerini karşılayan Kumandan Piri Mehmet Paşa’nın söyledikleri gelir aklına.
Paşa; “Padişahım takdir edilmek insan için çok büyük ve önemli bir hissiyattır. Büyük başarılar, büyük davranışlar samimi olarak takdir edilir. Bu da ancak yüksek ruh seciyesine sahip insanların yapacağı bir davranıştır. Ancak bir çokları vardır ki hile ve desise ile arzuladıkları yere gelmek için, menfaatleri doğrultusunda, yaptıkları takdir ve övgüleri kendilerine sütre yaparlar. İnsanın övülmeye olan düşkünlüğünü, nefsini körükleyerek kullanırlar. Bundan şuraya ulaşırız. Takdiri ne yolda tartmak gerektiğini bilmekte ruhun ince ve bedii bir sanatıdır. Bu yüzden sultanım gelen övgüler karşısında sakın ola mağrurlanmayın. Unutmayınız. Sizden büyük Allah var ve biranda bu saltanatınız, hanümanınız yer ile yeksan oluverir. Tevazuun iyisi İman ile birleşince insanı yüceltir. Aşırı tevazu ise zillettir. Size bu zaferi takdir edenin Allahü Azimüşşan olduğunu asla unutmayın”
Kanuni Sultan Süleyman’ın içi ürperir ve bunu hatırlaması ile olayların seyri birden bire değişiverir. Macaristan üzerine sefere çıkmak üzere olduğu için bu arada gelen mektuplardaki isteğide cevaplamak lazım geldiğini düşünür. Çünkü mazluma el uzatmak bize ecdadımızdan yadigar olarak bırakılmış bir ahlak seciyesidir der. Mohaç meydan muharebesinden sonra Budin alınır. Sonra esir Fransız kralı Fransuva kurtarılır. Esir kralın zeki ve akıllı annesi ise yazdığı mektubun yaptıklarını görünce bu siyasetin kendisine, oğluna, devletine neler kazandırabileceğini bir kere daha net olarak görür.
Esaretten kurtulan 1. Fransuva hemen büyük bir elçi heyetini İstanbul’a gönderir. Elçiler padişahın Irak seferinde olduğunu öğrenince hemen padişahın yanına gitmek üzere İstanbul’dan ayrılır. Sefer boyunca padişahın yanında kalır. Her sohbetinde ve padişahın kendisini huzura aldığı her an büyük cümleler, övgüler ve gereksiz taltif, takdir tavırlarıyla padişahı över.
Birlikte İstanbul’a dönerler. Elçi aldığı talimatlar gereği Fransa ve Osmanlı’nın ticari ilişkilerini, liman yasalarını ve denizcilik kaidelerini de gözden geçirerek yeni düzenlemeler gerektiğini arz eder. Padişah kudretine ve kuvvetine güvenerek, kendisine gösterilen aşırı takdir ve övgülerin de tesiriyle ilerleyen zaman diliminde başımıza dert olan, yıllarca Fransa başta olmak üzere tüm Avrupanın kullanmaya kalktığı o meşhur imtiyazları alır. Padişahın amacı, kudretli bir hükümdar olarak bahşetmektir, ancak karşısındakilerin düşüncesi ve hedefi, takdir ve taltif ettikleri Osmanlı sultanından kopardıkları bu imtiyaz sözleşmelerini asırlara müteallik menfaat yatırımları ve yaptırımları için kullanmaktır. Nihayetinde de öyle olur. Tarihimize kapütülasyonlar olarak giren bu menfur sözleşme Lozan’a kadar bize büyük sıkıntılar yaşatır.
Sevgili okurlar Takdir kelimesi Kader kökenli bir kelimedir. Tarif edilen bir manası da beğenme, değer verme, ululama demektir.
Her insanın fıtratında övülmek, takdir edilmek hoşa gider. Çok az insan aşırı iltifattan hoşlanmaz. Ancak varlıkları, gayretleri, iyi niyetleri, çalışmaları ve başarıları birileri tarafından övülürse, onlara karşı bir nebzede olsa sevgi ve hatta saygı beslerler.
Ancak burada unutulmaması gereken en önemli husus, yapılan iltifatların, takdirlerin ve övgülerin akıl, bilgi, basiret ve ahlak süzgecinden geçirerek kabul etmektir. Böylece övülen kişinin karakteri, ahlaki yapısı, toplumsal duruşu, ruhsal yükselişi de tedbirli bir şekilde tanzim edilmiş olur. Etrafında kendisini sürekli pohpohlayan, şımartan, takdir eden, gereksiz övgülerle yücelten insanların bulunduğu idarecilerin, hükümranlıkları sürekli ve daima hüsranla sonuçlanmıştır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Nice büyük hükümdarlar, krallar, devlet adamları başarılarını öven, kendilerini takdir ve taltif eden insanların, bu övgü ve aşırı iltifat maskelerini yüzlerine geçirmiş iki yüzlü insanların, maskeleri altındaki gerçek yüzlerini gördükleri zaman iş işten geçmiş ve iktidarlarının ağır sorumluluğu altında ezilip yok olmuşlar, devletleri inkıraza uğramıştır.
İnsanı övmek ve ona iltifatlar etmek elbette nefsi kabartır. Bu yüzden bu hususta da aşırı titiz ve gerçekten dikkatli davranmak lazımdır. Bu yüzden İslam anlayışında bir insanı övmek ve başarılarını taltif ederek onu mağrur bir hale getirmek yerine övgü yaparken bir avuç toprağı alarak ona doğru serpmek ve “ne olursa olsun, ne yaparsan yap, ne kadar başarılı olursan ol sen bir avuç toprak olacaksın. Çünkü topraktan geldik, toprağa gideceğiz” demek gerekir.
Hazreti Ömer R.A. bir beldeye vali göndereceği zaman ona şöyle söylerdi. “Halkın gereksiz iltifatlarına kanma, gideceğin beldede etrafında dalkavuklar ve seni gereksiz yere övecek yüceltecek insanlar mutlaka olacaktır. O vakit hemen kuru yere otur, eline bir avuç toprak al ve yüzüne çal. Unutma topraktan geldin ve sana o zaferi, o başarıyı veren yalnızca Allah’tır. Alacak olan da yine yalnızca Allah’tır. Hüküm vermen gerekirse sakın seni öven, sana iltifat edenlerin pohpohlamalarına kanarak Hakkın adaletinden ayrılma. Halka asla zulmetme. Çünkü zulüm ile abat olunmaz.”
Bu yüzden nerede ve hangi mevkide olursanız olun etrafınızda sizi gereksiz yere öven ve başarılarınızı yüzünüze karşı söyleyenlerin niyetlerini çok iyi tartın. Mamafih bu övgülerin ardında gerçek bir menfaat kaygusu, müstefit olma telaşı ve mevkiinizden, makamınızdan, kudretinizden istifade etme arzusu yatıyor olabilir.
Günümüzde bunun örneklerini bulmak çok kolay. Büyük ya da küçük, kamu yada özel bir çok kuruluşta idareci, müdür, yüksek düzeyde memur olarak çalışan kişilerin etraflarında dalkavuklar, yardakçılar, şakşakçılar, gereksiz övgülerde aşırıya kaçanlar, taltif ve iltifatta ifrat ve tefrite düşenler her zaman var olmuştur.
Burada en önemli husus övülen insanın topraktan geldiğini unutmamasıdır. Vesselam