NAKIŞ VE NAKKAŞ

nakış ve nakkaş

Makaleyi Sesli Dinle

 

Sevgili dostlar geçtiğimiz günlerde bir program dönüşü her zamanki gibi uçağımıza bindik. Yerime oturdum. Her seferinde bir sıkıntı kaplar beni uçağa binmeden. Uçaktaki koltuğa kadar yürümek, çantayı yerleştirmek, koridor tarafında isem kemeri bağlamadan yan koltuklardaki yolcuların gelişini beklemek vesaire vesaire…
Bütün bu sıkıntıları hallettikten sonra yerime oturdum. Koridorun diğer tarafında oturan bir dikkatimi çekti. Yanındaki ile sürekli konuşuyordu. Uçak ininceye kadar da hiç susmadan konuşmaya devam etti. Sürekli konuşması ve sesinin garipliği dikkatimi çekti. Ne kadar dinlememeye özen göstersem de yüksek sesle konuşup, yakın çevredeki herkesin dikkatini çektikleri için ister istemez bende kulak misafiri oldum.
Konu çeyizdi. Evet, oğluna gelin olarak aldığı kızın çeyizleri. Daha doğrusu beklediği ama gelmeyen, olmayan çeyizler. Aman Allahım dünürlerine, gelinine nasılda verip veriştiriyor. Sanırım yanındaki de eşiydi. Garibim hiç sessiz dinlemek zorunda kalıyordu. Baktım ve güldüm. Başımı önüme çevirip kitap okumaya çalıştım ama ne mümkün. Bu sırada aklıma Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin hikayesi geldi. Bugünkü yazımda da onu paylaşayım istedim sizlerle.
Efendim 718 yılında Buhara taraflarında doğan Bahaeddin Nakşibend hazretleri, Tasavvuf ve tarikat yolunun en büyük Hakk dostlarından biridir. Mamafih doğduğu dönemde, bulunduğu coğrafyanın buhranlı dönemine rağmen aldığı ilmi terbiye ve yaşantısı ile önce tüm bölgeye daha sonra da tüm İslam Dünyasına örnek olmuş, Nakşibendilik yolunun kurucusu olarak kabul görmüştür.
Yaşadığı dönemde ulu bir kişi olması hasebiyle herkes gelip derdini, meselesini kendisine anlatıyor ondan akıl alıyordu. Pek çok kişinin ona danışarak yolunu bulduğu, çıkmaza giren pek çok kişinin selamete çıktığı bir gerçektir.
Bir gün talebeleriyle birlikte Buhara çarşısından geçerken, iki kişi önünü keserek birbirlerinden şikayetci olurlar. Birisi aynen şöyle der.
“-Efendim, bu adam benim dünürümdür. Kızımı oğluna aldı. Bende verdim. Kendileri Buhara’nın zengin eşrafından birisidir. Ben fakir ve gün bulup gün kazanan, onuda aynı gün yiyen biri olduğum için kızıma bir çeyiz veremedim. Bu adam fırsat buldukça bu durumu kızımın ve rast geldikçe de benim başına kakınç ediyor. Böylece gönlümüzü kırıp tartışmaya zemin hazırlıyor.
Şikayet edilen zengin dünür kendine aşırı güvenle kasılarak üzerindeki pahalı samur kürklü kaftanın kürkünü okşayarak şöyle der;
“-Efendi hazretleri ben bunun kızını aldım her masrafı kendim yaptım. Düğünü ben yaptım, alınacakları ben aldım. Düğünde verilen yemeği bile ben verdim. Ne yani şu kadarcık şeyi söylemeye yimmi? Kıymet bilsinler işte. Kendilerine fakir diyorlar. Hıh avuntu. En fakir bir kızın bile köşesi nakışlı bir bohçası olur. Nakışsız gelin, çıplak gelin. Kendilerini ne sanıyorlar. Benim oğluma Kaşgar’dan sadece çeyizlerinin sekiz araba ile taşındığı kızlar talip oldular. Benim akılsız oğlum dönüp yüzlerine bile bakmadı. . ” Diye kendini savunur.
Şahı Nakşibend tarafları dinler. Sonra sakalını hafifçe sıvazlar ve derki,
“Burası bu sözlerin mekanı değildir. Öğleden sonra dergaha gelin. Türkistan diyarından beş bilgin benim misafirim olacaktır. Onlarla olan sohbetimize tanık olun.
O gün Türkistan diyarından gelen beş bilgin ve şikayetçiler öğle namazından sonra dergahın sohbet hanesinde bir araya gelirler. Sohbetin konusu evlilik, çeyiz, nakış ve mutluluk üzerine dökülür. Ayrılacakları zaman her biri nakış hakkında birer güzel söz söylemek istediklerini söylerler Şah-ı Nakşibend’e. En yaşlı bilgin ilk sözü söyler.
“Bütün alem, alemlerin Rabbi tarafından yine kendi güzelliğinin aynası olarak nakış nakış işlenmiştir. Tüm kainatı, öncelikle de bizim gözlerimizle gördüğümüz dünyayı bu ilahi nakışlar süslemektedir. Koca bir çağlayanın, minik bir kelebeğin kanadındaki motiflere kadar her şey onun kudret eliyle nakışlanmış, süslenmiş ve bizlere ikram edilmiştir. Bunları görüp idrak edemeyenler de beyni ve gönlü olmayan, sadece ot yemek için yaratıldığını zanneden koyunlar gibi yaşayıp giderler.
İkinci bilgin derki,
Aşk, gönül hanesinde işlenen ince hatlı bir nakıştır. Bu nakışın iplikleri merhamet, alçak gönüllülük, şükür, tövbe, çalışma ve ilimdir. Hiç kimse bu nakışı hazır bulup gönlüne takamaz. Onun için Kuranı Kerim Hakikaten insana kendi çalıştığından başka bir şey yoktur demiştir. Her şey rengini bu nakıştan alır. Her el gönlündeki örneğe göre dokur.
Üçüncü Bilgin,
Canlar, bunlar ne hikmetli sözler diye başlar. Terbiye ruh üzerinde bir nakıştır. Yaradılış elma gibi olsa da, topraktan çaktığı gibi kalırsa kaba ve işe yaramaz olur. Onu terbiye ve ilim ince ince yontar. Bütün ışıkları yansıtacak pırlanta yapar.
Dördüncü bilgin de diğerlerinden altta kalmayacak kadar kıymetli sözler söyler.
Yıldızlar kainatın, bilginler insanlığın nakışladır. İnsanlık yoluna başlarını koyanların hayatları gelecek nesillerin gönüllerine hakikatı örnek ipliklerle işlerler. Onun için Hz. Hüseyin Kerbela’da “Ey dostlar biliniz ki bizim kanlarımızın manası bütün hürriyet yolunda çalışacakların ruhlarına nakış nakış işlenecektir.” Demiştir.
Bahaeddin Nakşibend Bu konuşmalardan çok duygulandığını açıklayarak der ki
Dışarda halk ile, gönülde Hak ile olanın çalıştığı her an mana aleminde kuracağı köşkün nakışlarıdır. Aydınlık bir yüz ve gülümseyen bir anlayış kadar ruhlara işlenen güzel nakış olur mu? Zulüm, hakaret, başa kakıcılık , ruha ateşle işlenen yaralardan meydana gelen nakıştır. Zamanla yaralar geçse de izleri kalır…
Bu konuşmalardan sonra biraz sessizlik olur şikayetçi ayağa kalkarak Bahaeddin Nakşibendi hazretlerinin ellerine sarılır af diler ve ne kadar kaba bir insan olduğunu, ancak dinlediği bu güzel hikayelerden sonra ruhunun derinliklerinden bir kapı açıldığını, artık o kapının ışığı ile aydınlanacağını söyler.
Aynı anda şikayet edilen zengin adamda yaptıklarının yanlış olduğunu ve dünya malı ile övünmenin ahmaklık olduğunu anladığını söyler ve özür dileyerek affedilmesini ister. Ayrıca dünüründen de özür diler. Sonra birlikte dergahtan çıkar giderler.