MÜZİK RUHUN GIDASI MIDIR YOKSA ZULMET MİDİR?

MÜZİK RUHUN GIDASI MIDIR YOKSA ZULMET MİDİR?

19.-Yüzyıl-Osmanlı-Türk-Saray-Musikisi-Müzikleri-Genel-Bilgileri.-Ud-Müzik-Enstrümanı-Çalan-Cariye-Kız.Osmanlı-Sarayları-Harem-Müzik-Enstrümanı-Çalan-Güzel-Cariye-Kızlar-Kadınlar

Makaleyi Sesli Dinle

 

Bu konu hakkında mutlaka bizden önce de yazanlar, konuşanlar olmuştur. Zaman zaman yaptığımız sohbetlerde veya bulunduğumuz meclislerde bize de sorulmaktadır. Müzik konusunda ne düşünüyorsunuz?” diye.
Aslında değişen inanç algımız ve İslam’ın temel dinamiklerini doğru okuyamama sıkıntımızdan dolayı, toplum dinamiğini oluşturan bir çok önemli konuda olduğu gibi musiki konusunda da temel dayanaklarımızı bilmediğimiz için haram kavramını, kolaya kaçış ve sıkıntıdan kurtuluş simidi görüp sarılmaktayız.
“Haram. Ama neden haram?” sorusunu sorduğumuzda “Orasını karıştırma, teslim ol” cevabı insanı kısır döngüye mahkum ediyor. Böylece taklidi iman mesabesinden, tahkiki iman mesabesine de çıkamıyoruz.
Musikinin haramlığı tasavvuf başta olmak üzere bir çok çerçevede, asırlardır tartışılmış bir konudur. Bu konuda çıkarılan fetvalarla, topluma anlatılanlarla yada uygulamalarla konuya bakış açımızı dar bir çerçeveye sıkıştırmış ve çoğunlukla sorumluluktan kaçmak için bizden öncekilerin fetvalarına yada söylemlerine sığınarak kolaycı bir çözüm yolunu tercih etmişizdir hep.
Bu yazımızda musiki ile ilgili bazı tespitlerimizi siz değerli okuyucularımızla paylaşacağız.
Müslüman Endülüs İspanyasında tahta oturan Sultan 1. Hakem’in dönemi (796-820) sürekli iç karışıklıkları düzeltmek ve devletin mali politikasını rayına oturtmakla geçmiştir. Ancak döneminde; özellikle oğlu II Abdurrahman’ın sanata, sanatçıya ve kültürel yapıya ait yatırımların, hizmetlerin ve inşa ettiği eserlerin izlerini hala Endülüs İspanyasında görmekteyiz.
Kendisi güzel sanatları korur, dünyanın her yerinden sarayına şairleri, ressamları, müzisyenleri, ses üstadlarını davet eder, onlarla çalışmalar yapardı. Bu dönemde, dünyanın her yerinden İspanya’ya ilim tahsili için akın akın insanlar gelmişlerdir. Latince, İspanyolca, Rusça, Çince Fransızca ve İtalyanca kaleme alınan eserler arapça’ya tercüme edilerek kütüphaneye kazandırılır, üzerinde çalışmalar yapılırdı. İşte bu devirde Abdurrahman’ın yeğenlerinden biri Kafkas kökenli seçkin bir ailenin güzelliği dillere destan kızı Emirhan sultan ile görkemli bir düğün yaparak evlenir.
Emirhan sultan piyanonun ve bugünkü modern orgun babası sayılan cünun isimle enstrümanı çok usta bir şekilde kullanmaktadır. Hatta hanım sultan için bilenler şöyle bir ifade kullanmaktadır. “Parmakları bir perinin parmakları gibi gergef işlerken bile öyle efsunlu ve ahenkli sesler çıkarmaktadır ki ipek tellerden çıkan sesler insanı mest eder.”
Emirhan sultan gelinlik denklerini tamamlayıp memleketinden Kurtuba’ya giderken Bağdat’ta bir müddet mola vermiştir. Musikideki üstünlüğü dillere destan olduğu için Bağdat’ın seçkin müzik üstadları ziyaretine gelmekte ve edep dairesinde Emirhan sultanla sohbet edip musiki üzerine teatiyi fikr etmektediler. Bu arada o yıllarda Bağdat’ta meskun bulunan ve musikinin atası sayılan Ebul Hasan Ali İbn Nefis ile tanışır. Bilgisine ve sanatına olan hayranlığını dile getirdikten sonra Ebul Hasan Ali İbn Nefis’i, Kurtuba’ya davet ederek kendisi ile gelmesini ister.
İbn Nefis bir müddet düşünür ve şu cevabı verir.
“Sultanım, anlayışınız karşısında hayranlığımı dile getirmeme lütfen müsaade ediniz. Ancak benim bazı tekliflerim olacak. Bundan önce size bir misal anlatmak isterim. İran ülkesinde yaşayan ve adına Kaknûs denilen irice, kuğuya benzer bir hayvandan bahsedilir. Bu bir masal kuşudur aslında. Göz alıcı renkleri, çok parlak tüyleri ve alımlı bir yapısı vardır. Ayrıca gagasında 360 delik olduğu rivayet edilir. Yüksek dağların rüzgar alan yerlerinde başını yukarı doğru kaldırır. Bu deliklerden geçen rüzgarın çıkardığı birbirinden güzel ahenkli nağmelere ve seslere diğer küçük kuşlar toplanır, böylece Kaknûs kuşu bu hayvanları avlayarak karnını doyururmuş. Böyle rivayet ederler. Sultanım bilesiniz ki tüm efsaneler, anlayanlara hakikatin birer ifadesi ve işaretidir. Ben Kurtuba’ya gelirim, ancak orada yapılan musiki ile zehirlenen gençlerin ıyş ve ışret alemlerine meze olacak şekilde bilgimi ve musiki icramı, ayaklar altına almayı istemem. Disiplinli ve gayet belli şartlar dairesinde çalışmayı isterim. Tavizsiz disiplin ve kurallar dairesinde çalışmayı isterim.
Musikişinas ustalar bilirler ki tabiattaki tüm sesler, her şey büyük bir ahenk ve disiplin içinde hareket eder. Ve her sesten, hatta koyunların sürü halinde yürürken ayaklarından çıkan seslerden tutun, boyunlarındaki takılı olan çanlardan çıkan seslere kadar her ses bir harmonik disiplin halinde akseder. Kulağa, gönle dahası ruha sefa verir. Biz biliriz ki Yüce Rabbimiz Nahl suresinde “Davarlarınızı akşamları yayıma götürürken ve yayımdan getirirken de güzellikleri var, zevk alırsınız onlardan” sözündeki zevk bir anlamda çıkardıkları ahenkli ve harmonik seslere işarettir. Tabiatta bulunan her şeyin yaşayışında, yürüyüşünde, nefes alışında, kanatlarını birbirine sürtmesinde ve daha bir çok cereyan eden hadisede insanın hafsalasını sarsacak kadar, aklının alamayacağı kadar büyük bir disiplin ve harmonik ses uyumu mevcuttur. Unutmayın ki alemlerde bulunan renkler ve sesler ince bir tonla sıralanmışlardır. Disiplinli bir terbiye ile bu armoniyi sanatkarın ruhuna işlemek zaruridir. Aksi halde çırıpınanlar sanat katilleridir.”
Emirhan sultan bu açıklamalardan çok memnun kalır ve istediği tüm şartların sağlanacağına dair söz vererek Ebul Hasanı ısrarla Kurtuba’ya gelmesi için ikna eder.
Ebul Hasan Kurtuba’da çok disiplinli ve gerçekten eğitimi çok iyi olan bir konservatuvar kurar. Buradan çok önemli musiki üstadları yetiştirlir. Bu aşamadan sonra Endülüs musikisi gerçek hüviyetini ve kimliğini kazanır. Bunun yankıları ve izleri günümüzde de sürmektedir.
Bugün geleneklerine körü körüne bağlı bazı alim olduğunu iddia eden kişiler aklın ve mantığın çok uzağında, herhangi bir izahat getirmeden sadece haram ve günah diyerek yasakladıkları musiki ile ecdadın ruh hastalarını, zihinsel bozuklukları ve hatta bunların yanında bir çok ruhi sıkıntıyı tedavi ettiklerini bilmezler yada bilmek istemezler
Emeviler ve Abbasiler döneminde İslam dünyasındaki musiki üstadları sayesinde gerçek kimliği ve uygulanışı ile ortaya çıkan musikiyi göz ardı etmek gerçekten büyük bir bağnazlık örneğidir. Mamafih İslam dünyasının büyük tabibi ve ilim adamı İbn Rüşd “İnsanı küçülten, korkutan, tiksindiren ve nefsine hitap eden melodiler toplumun ahengini bozduğu ve eşrefi mahluk olan insanı küçük düşürdüğü için icrası ve dinlenmesi kat’iyyen yasaklanmalıdır. Dinlenecek musikinin hedefi insanlara kuvvet, itidal, düşünce gücü ve iyi hisler vermekten ibaret ahlak temelleri üzerine bina edilmiş olmalıdır” diyerek ana hatlarıyla musiki anlayışımızda olması gereken çerçeveyi çizmiştir.
Hatta bazı filozoflar düşünen ve bilen insanları kastederek, “Tabiattaki ahenk ve disiplini fark edecek kadar ilim ve imanda incelmiş bir ruhun sahibi olan eşrefi mahluk insanın, ruhunu hayasızlığa, düzensizliğe ve isyana sürükleyecek olan musikiye itibarı mümkün değildir” diyecek kadar konuyu hassas bir boyuta taşımışlardır.
Musikinin temel metotlarını ve nazariyesini ciddi bir bilim dalı olarak kabul edip uğraşan ilk bilginlerden biri de büyük Türk alimi Farabi’dir. Hatta bu konuda başlı başına olması gerekenleri anlattığı Kitab-el Mûsiki isimli bir eseri de kaleme almıştır. Bu eserde ilmi bir şekilde musikinin temellerini ve insan, toplum ve medeniyet üzerindeki etkilerini anlatır. Kendi bulduğu müzik aleti olan Kanunun teknik özelliklerini bu kitabında detaylarıyla ile inceler. Ayrıca Arap, İran ve Çin müziğinin nağmelerini, ahenklerini, icra şekillerini detaylı bir şekilde inceleyip onların gamlarını etüt ederek, sekiz notalık tabii gamı bulur. Böylece melodiler çok daha ahenkli ve düzenli bir şekilde icra edilmeye başlanır. Yeni musiki aletlerinin yapılmasında büyük ilerlemeler kaydedilir. Ondan sonra da asırlar boyunca devam eden baskılar neticesinde musiki san’at anlayışı çerçevesinde maalesef gelişimini tamamlayamaz.
Marifetname yazarı olan İbrahim Hakkı hazretleri “Taassubdan kurtulmamış, din bilgisi zayıf, ruhu alemlerin dönüşündeki sedayı duyamayan kişilerin, sanki Kur’anda yokmuş gibi doğru seslerden oluşturulmuş, doğru ve güzel musikiyi inkar etmeleri, külliyen haram demeleri ne büyük gaflettir” tespitinde bulunmuştur.
Şeyh Sadii Şiraziye sorarlar. “Musiki haram mıdır?” diye. Güler ve “Dinleyenlerden haber verin” der.
Ülkemizde ve dünyada bugün sanatın geldiği yer maalesef içler acısıdır. Mamafih dünyanın tüm ülkelerinde icra edilen müzik günümüz insanlığını geliştirmekten ziyade müfessih bir hayatın temellerini aşılamaya yönelik olarak temellendirilmektedir.
Sadre cila, Ruha şifa olması gereken melodiler, harmoniler, ruhları azdıracak, nefisleri uyandıracak olanlarla yer değiştirmiş durumda. Bu ilahi san’atı bütün haya ve edeb sıfatlarından soyarak aşağılık, sefil ve rezil hislerine basamak yapmak isteyenler maalesef günümüzde daha çok revaç buluyor, ön plana çıkıyorlar. Buradan şu sonucu rahatlıkla çıkarabiliriz. Hiçbir sanat dalı ihtirasın esiri olamaz. Eğer aksi olursa kanatlanıp uçamaz, gelişemez, terakki kaydedemez. Hele hayvani duyguları körükleyen, onları besleyen sanat, sadece musiki değil, hangisi olursa olsun, eşrefi mahluk olarak yaratılmış olan insanın aşağılanmasının en bariz vasıflarını taşır.
Konfüçyüs şöyle der, “Bir memleketin ahvalini öğrenmek istiyorsan, musikisini dinle anlarsın”
Beethoven ise, “Gerçek müziğin kaynağı ilahidir. Ondan anlayanlar için barındırdığı sırları öğrendikçe uğraşanlar göreceklerdir ki her nağme, her melodi, her ses, uğraşanı kainatın yaratıcısına biraz daha yaklaştırmaktadır.”
Ülkemizin tüm kurum ve kuruluşlarının en önemli vazifesi her alanda olduğu gibi özellikle musiki alanında da doğru yatırımların, doğru insanlar ve doğru bilgiler temelinde bina edilerek gelecek nesillere, ruhlarını inkişafa ulaştıracak, kökü tarihte olan güzel ve eğitici musikimizi miras olarak aktarmak olacaktır.
Umutla bekliyoruz inşallah.