Kime Güveneceğiz ?

itibarveehliyet yusuf duru makale

Güven. İnsanoğlunun, insanlık tarihi boyunca üzerinde sürekli konuştuğu, tazelediği ya da kaybettiği en önemli duygulardan birisi. Güven ya da güvensizlik. Neye, kime, ne kadar güven?

Hazreti Adem Aleyhisselamın oğullarından Kabil tarafından yıkılan ilk güven burcu sanırım kıyamete kadar her seferinde yeniden inşa edilecek ve birileri tarafından yeniden yıkılacak ve bu döngü sürüp gidecek.

En yakınınızdaki insana güvenip her şeyinizi paylaşırsınız ama hiç beklemediğiniz bir anda, en çok güvendiğiniz bu insanın size sergilediği hasım hane tavırlar, ihanet ve güvensizlik, tarifi imkansız bir duygunun yaşanmasına vesile olur.

Çok yakın bir geçmişte bunun örneklerini millet olarak gördük. Deniz Kuvvetleri komutanımız 15 Temmuz isyan gecesinde derdest edilirken, kendisini darp eden, hakaret eden hatta hasta olduğunu beyan etmesine rağmen acımasızca tüm kinini kusan yaklaşık sekiz yıldır yanında olan yaveri idi.

Yine Sayın Cumhurbaşkanımızın hemen yakınındaki yaverinin de ihanet şebekesi ile birlikte olduğunu gördük.

Genel Kurmay başkanlığında çalışan üst rütbeli birçok subayın da aynı şekilde ihanete müteallik haleti ruhiyeye büründüklerini ve gözlerinin tamamen karardığına şahit olduk.

Yetkisiz ve sıradan bir vatandaşın, bir arkadaşı tarafından güveninin sarsılması ve sonucundaki etkisi mevzidir. Yani sadece o kişileri bağlar. Ancak devletin yetkili, etkili mercilerinde görev alan ve bir çok sırra vakıf olan, özel toplantılara katılmış, halkın bilmediği bir çok konuyu bilen kilit noktadaki insanların bu güvensiz, şahsi ve muhteris tavırlarının toplum üstündeki etkisi çok daha büyük ve kalıcı olur.

İşte bu yüzden tüm kurum ve kuruluşlarda insan avına çıkıldı adeta. Uzaktan ya da yakından devletin bölünmez bütünlüğüne karşı ayaklanan ve isyan eden kesimle ilgisi olan herkes bir şekilde etkilenmeye başladı. Bu arada bir şekilde birilerine karşı hıncı olanlarda meydana gelen karmaşa ortamından istifade edip onların isimlerini fısıldamaya başladılar. Emniyete, istihbarata ya da bu konu ile ilgili görevlendirilmiş Olağan Üstü Hal yetkililerine yapılan bu ihbarlar, ortamın hassaslığından dolayı da derhal değerlendirmeye alınmaktadır.

İşte insanda ve toplumdaki sarsılan güven duygusunun, kitle olarak bizi getirdiği yer.

Bütün dünyanın çok iyi tanıdığı İbni Haldun isimli alim 13. Yüzyılın ilk yarısında Tunus doğumludur. Çok küçük yaşlarda kendini gösteren parlak zekası, anlayışı ve feraseti ile ilim yuvalarının vazgeçilmez müdavimi olmuştur.

Büyük bir tarih ve sosyoloji uzmanı olan İbni Haldun, dönemin felsefi akımının da çok önemli isimlerinden biridir. Kendine özgü bir ekonomik sistem üzerine çalışan İbni Haldun ağırlıklı olarak sosyoloji ve tarih üzerindeki çalışmaları ile tanınır. .

Mukaddime isimli eseri kendisinden sonra insanlığa miras olarak bırakılan en önemli kaynak eserlerden birisidir.

Gençlik yılları yaşadığı coğrafyadaki bir çok ihtilal, isyan, iç karışıklık, savaş ve kabileler arası çatışmalar içinde, macera dolu bir şekilde geçmiştir. Bilgisi, birikimi, ileri görüşlülüğü, kıvrak zekası ve doğru karar verme kaabiliyeti ile dönemin Tunus kralının baş danışmanlığına kadar yükselmesine zemin hazırlamıştır.

Yaşının genç olması, kralın etrafındaki yaşlıların İbni Haldun gibi bir gencin bu kadar çabuk yükselmesine olan tepkileri ve dönemin kirli siyaseti ile uğraşmış, birçoğunu temizlemiş ve Tunus Kralının da güveninin kazanmış çok başarılı bir idareci olmuştur.

Fakat hakkındaki entrikalar o kadar yoğunlaşır ki, Tunus kralının da vefat etmesiyle bir gece Tunus’tan gizlice, çalışmalarının bir çoğunu da alamadan kaçmak zorunda kalır. Endülüs İspanyasına kadar gelir ve Gırnata sultanlığına sığınır. Gırnata sultanı kendisini tanıdığı için maiyetine alır.

Dönemin İspanyasındaki bölge yöneticileri ile olan siyasi diyaloglarda fikirlerinden istifade eder. Nihayet dönemin İspanya kralına elçi olarak göndermeye karar verir. Genç olduğu için etrafındakiler tarafından entrikalarla bu görevden alınması için çaba sarf edilir ve bizzat Gırnata Sultanına şikayetler edilir. Gırnata sultanı nihayet tüm yaşlı ve devlet tecrübesi ile pişmiş vezirlerini bir araya toplar ve İbni Haldun’unda bulunduğu bir toplantı düzenler. Orada şunları söyler.

“Evet, bu adam gençtir. Size göre de tecrübesizdir ancak bunca yaşınıza ve tecrübenize rağmen bir insana güvenmenin, güvene sadakatin ve bunu devam ettirebilmenin ne olduğunu bir türlü açıklayamadınız. Ben bu adama güveniyorum. Bugüne kadar gösterdiği sadakat ve titizlikle güvenimi sarsacak, onu infiale uğratacak ve beni sükutu hayale uğratacak en küçük bir tavra girmedi. Defalarca kendisine tarafımdan gizlice gönderilmiş casuslar vasıtasıyla yaptığım tüm teklifleri “ben ekmeğini yediğim ve hizmetinde bulunduğum sultanıma bu hainliği yapamam, yapmam” diyerek geri çevirmiş, daha sonra kendisine teklifi getireni bir şekilde bulup, tespit edip huzuruma getirerek bu adam bana şu teklifle gelmiştir sultanım, ne emrederseniz onu yapalım diyerek kendisini aklamıştır. Sonra öyle bir hitabeti vardır ki, değir Gaddar Pieri, taşı bile etkiler.” Diyerek İbni Haldunu savunmuştur.

Sevgili okurlar, gerçekten de öyle değil midir. İnsanın kendini ifade edebilmesi güvenin sağlam temellere oturması için birinci aşamadır. İnsana sevgi ve güven veren kendini ifade şekli tüm başarıların öncüsü değil midir?

Fakat bu ifade sadece dış görünüşle olursa sahtelik taşır. Tabi ki dış görünüşü tertip etmekle ifadeye ciddiyet ve güven kazanmak yeterli değildir. Dış görünüş, insanın iç aleminin yansımasıdır. Her şeye rağmen hile ve desise ile ustaca bir şekilde iç dünyasını ve duygularını gizleyip karşı tarafa güven ve sevgi veren pek çok insana da rastlayabiliriz. Bunu avam olarak insanlar göremeyebilir, göremez. Ama hadiseleri detaylı analiz edebilen ve derinliğine bakabilenler, karşıdaki insanın bir hain olduğunu, içinin ve dışının bir olmadığını, güvenilemeyecek kadar kaypak olduğunu ancak bunu büyük bir ustalıkla gizlediğini görürler.

Konfüçyüs müridlerine suyu anlatırken şu ifadeyi kullanıyor.

“Tüm dünyayı ve dünyadaki her şeyi temizleyen bu sıvı ve akışkan şey bir tek şeyi temizlemek görevi ile görevlendirilmemiştir. O da insan ruhu.”

Hakikaten de öyle değil mi? Su ile yıkanmayan insan ruhu, yine insanın güzel duygu, ahlaklı anlayış, dürüst dostluk ve inançlı bir yapı kazanması ile, bunları sürdürmesi ile temizlenmektedir. Ruhu arındırmak için önce yalan söylemeyi bırakmalısınız. Sonra size güvenenlerin güvenini mutlaka en değerli hazineniz olarak saklamalısınız. Nasıl ki büyük bir tüccar sermayesini kaybedince iflas ederek yok olup gider, işte yukarıdaki hasletleri muhafaza edemeyen insan ve insanların oluşturduğu toplumların sonu da hüsran olur.

İnsanın hayatında en çok korktuğu şeyler sefalet, açlık, kalıcı hastalık gibi bazı başlıklarda toplayabiliriz. Buna düşmanı da ekleyin. İnsan düşmanında kaçar. Ancak kaçamayacağı ve sürekli beraberinde yaşayacağı tek şey sefih ve cahil bir ruh, bilgisiz bir beyin, gayesiz ve güvensiz bir hayattır.

Buna Merhum Cemil Meriç Hoca “Ruh sefaleti insanın en büyük düşmanıdır, bunu besleyen en önemli etkende dünya ve iktidar hırsıdır. Bu hırs kurt gibidir. Nasıl ki ağaca düştüğü zaman içten içe çürütür. İşte bu iktidar ve güç hırsıda aynı şekilde insanın ruh sefaletine düşmesine vesile olur.” Diyor.

Sevgi ve bundan doğan güven insanın ruhunu aydınlatan yedi kollu Süreyya kandili gibidir. Başta güven olmak üzere, sevgi, hikmet, sabır, feragat, fedakârlık, merhamet, cömertlik gibi hasletler insanın ruhunu yücelten önemli kazanımlardır. Bunların samimiyetle yerleştiği ruhun taşıyıcısı olan bedende, bu hasletlerin kendisine kazandırdığı pırıltılı ışık ile yüzü aydınlık, sözleri fasih ve belagatli, tavrı ve duruşu herkes tarafından beğenilen bir yapıya sahip olur.

Duygularını ve bilgilerini sadece maddi kazancı doğrultusunda kullanan, dünyalık refahını ve mevkiini düşünen, bunun için çaba sarf eden kişi hüsrandadır. Çünkü dünyalık metaı ne kadar çoğalır, mevkisi ne kadar yükselir ise, geliştirmediği, mutlak bilgi ışıklarıyla aydınlatmadığı ruhu da o derece alçalır ve karanlıklar içine gömülür. Böylece bu karanlığı saklayabilmek için ışıltılı, pırıltılı bir geçici hayatı kendisine şiar edinir. Elindeki tüm imkanların temelinde sevgi ve güven olmadığı için kaybettiği zamanki çöküşünün sebebini bir türlü anlayamaz.

Hazreti Musa Aleyhisselamın sevgi ve güven dolu duruşu karşısında, tedirgin ve bütün gücüne karşı korkak bir duruş sergileyen firavunun durumu bu hususa en güzel örnektir. Şahsi çıkarlarını, hırs ve ihtiraslarının nefsinin hegomanyasına kaptırmış ve kendisini alim, allame, üstad, şeyh, mürşid gibi gören niceleri, gerçek yüzleri ortaya çıktıktan sonra silinip gitmişler, ruh sefaletlerinin girdaplarında kaybolmuşlardır.

Hayatları boyunca başları önlerinde yürüyerek yeryüzünün geçici nimetleri ile gözleri kör olan ve gerçek sevgiyi, kaynağını başlarını bir kere olsun kaldırıp bakamadıkları için göremeyen ruh sefihi insanlar, gerçek sevginin nereden doğduğunu ve sevgi temelli güvenin taşları yerinden oynatacak kadar kudretli, sağlam, kalıcı olduğunu maalesef göremezler.