KALP VE KÂLP

sema_1

Makaleyi Sesli Dinle

 

KALP VE KÂLP
Sevgili dinleyenlerimiz. Bugün sizlere yine biraz aşktan ve kalpten bahsetmek istiyorum. Malum yaşanılması düşünülen ya da daha doğru ifadesi ile herkes tarafından üç aşağı beş yukarı yaşanılması arzulanan aşkın merkezi, melcei, nirengi noktası kâlptir. Günümüzde insanların büyük çoğunluğu kalbin mecraını pek fazla bilmedikleri, araştırmadıkları için aşkın da melceini maalesef ayırt edemez oldular.
E tabi yaşanılan hayatın şartları, sürdürülmesi gereken uğraşlar, diyalog kurulan kişiler ya da topluluklar insanın hem dış dünyasını etkiliyor, hem iç dünyasını. Hem dış dünyasında büyük yıkımlara, inkırazlara zemin hazırlıyor, hem iç dünyasında.
Malumunuz televizyon dizilerinde yaşanıldığı varsayılan ve beyaz cam aracılığıyla, hanemizin en mahrem yerine kadar maalesef sokulan bu diziler, filmler ve programlar, en kutsal, yaşamamız gereken en güzel duyguyu kasıtlı olarak bozuyor, dejenere ediyor. Bizde buna istekli olarak göz yumuyoruz.
Bozmakla etmekle kalmayıp yerle bir ediyor. Oysa çağlar boyu süregelen anlatılardan, hikayelerden, şiirlerden, konferanslardan, meydanlarda usta hatiplerin yaptığı hitaplardan öğreniyoruz ki; aşk insanı olgunlaştıran en güzel yollardan biri.
Beşeri aşkla açılan kapıdan geçen aşık, edeb dairesinde aşkı ile hemhal olarak yavaş yavaş seyru süluk basamaklarında yükselmeye ve yükseldikçe aşkının mecraını değiştirmeye başlar idi eskiden.
Leyla ile Mecnun, Memu Zin, Ferhat ile Şirin yada Behram ile Gevher Hatun’un aşk hikayelerinde anlatılan hep bu değil midir?
Aşk ve insanın hissiyatı ile ilgili klasik edebiyatımızda da çok önemli çalışmalar yapılmış ve günümüze kadar gelen bu çalışma örneklerinin her biri birer şaheser olarak karşımızda durmaktadırlar.
Ancak zaman içinde yazılanlar, okunanlar yada kulaktan kulağa anlatılanlarda bazı kayıplar, eklemeler, çıkarmalar olmuştur. Gerek nazım olarak anlatılan uzun şiirlerde, gazellerde, rubailerde gerek nesir olarak aktarılan hikayelerde zaman içinde anlatılan mekanın, çağın, sosyokültürel alt yapının ürünü olarak, anlatan kişi tarafından veya dinleyenler tarafından bir sonraki anlatımlarda kelimeler değişmiş, anlam bütünlüğü bozulmadan eklemeler ve çıkarmalar yapılagelmiştir.
Bize Leyla ile Mecnun hakkında o kadar çok hikaye anlatılır oldu ki, hangisinin gerçek, hangisinin sonradan eklenme veya tabiri amiyane ile uydurma olduğunu ayırt edemez olduk.
İnsanoğlu elindeki değerin kıymette müstesna bir eser olduğunu anlamakta maalesef geç kalıyor. Evet hayattan bahsediyorum. En çabuk tükettiğimiz ve en kolay harcadığımız hayattan.
Sevdamızı, aşkımızı, teslimiyetimizi kısaca hayata anlam katan her şeyimizi o kadar kolay ve o kadar çabuk eskitiyoruz ki. Kıymet bilmez, paha ölçemez bir sarraf gibi har vurup harman savuruyoruz.
Kadim kültürümüzün temel taşlarından edebiyatımızın birbirinden nadide çalışmalarını, eserlerini de bu fütursuz mirasyedilikle heder etmedik mi zaten? Har vurup harman savurduğumuz sadece maddi değerlerimizle sınırlı kalmadı maalesef. Zamanın behrinde diye başlayan konuşmalarda, filanca şair şöyle bir şey söylemiş diyerek okunan beyitler, murabbalar, sicillemeler, gazeller, hasılı birbirinden güzel beyitler, mısralar artık unutuldu, anlaşılmaz oldu, anlaşılamadığı içinde değersiz görülmeye başlandı.
Dilimize vurulan kepenk kilitleri çok değil, yüz yıl önce yazılmış birbirinden nadide metinleri bile anlamakta güçlük çeker bir hale getirdi neslimizi.
Milletlerin tarihinde yüz yıl çok uzun bir zaman dilimi olarak görülmez. Sakın yanlış anlaşılmasın. Bir asır gibi bir zaman dilimi belki kişi hayatında uzun bir ömür gibi görünebilir ama beş bin yıllık tarihe sahip bir milletin tarihi ser’encamında yüz yıl sadece bir gün gibi telakki edilmelidir.
İşte bu yüzden yüz yıl önce yazılmış bir metni, dilimize vurulan ahşap kilitlerden dolayı anlamakta zorluk çektiğimizi söylüyorum.
İşte bunlardan biri. Bütünü okuduğumuzda kalbi selimi anlatan bir çalışma aslında ama yazarı unutulmuş, zaman içinde anlatım tarzında özden uzaklaşmadan bazı kelimeleri değiştirilmiş yada düzeltilmek adına eklemeler., çıkarmalar yapılmış olan bu çalışma artık halka mal olmuş ve esas sahibinin ismi unutulup gitmiştir.
Sanma ey hâce ki senden zer ü sim isterler
“Yevme la yenfau” da kalbi selim isterler.
Bu beyit ünlü terkibibent nazımı Ruhiye ait 13 beyitlik müzeyyen bir gazelin ilk beyiti olup, şiir günümüz şartlarına da pek uygun olması hasebiyle paylaşalım istedik.

Sanma ey hace ki senden zer ü sim isterler
Yevme la yenfau da kalb-i selim isterler

Berzah-ı havf ü recadan geçe gör nakam ol
Dem-i ahirde ne ummid ü ne bim isterler

Unutup bildiğini arif isen nadan ol
Bezm-i vahdette ne ilm ü ne alim isterler

Alem-i bi meh ü hurşid ü felekde her giz
Ne muhendis ne muneccim ne hakim isterler

Harem-i ma’niye biganeye yol vermezler
Aşina yi ezeli yar-i kadim isterler

Sakin-i dergeh-i teslim-i riza ol daim
Bermurad itmeğe hizmette mukim isterler

Dergeh-i fakra varıp dirliğini arz etme
Anda her giz ne sipahi ne zaim isterler

Aşık ol serbet-i vasl ister isen kim aşık
Çaresiz derd arayıp renc-i elim isterler

Ni’met-i zahire dilbeste olan gürsineler
Muzd nan pareye cennat-i naim isterler

Kible-i ma’niyi fehm eylemeyen kec revler
Sehv ile secde edip ecr-i azim isterler

Ezber et kissa-i esrar-i dili ey Ruhi
Hazır ol bezm-i İlahi’de nedim isterler

Ey efendi Sanma ki senden altın ve gümüş isteyecekler
Hayır Yevme la yenfau da ancak kalb i selim isterler
Beyitte Şuara suresinin 88 89 ayetlerini telmih mevcut olup;
Yevme la yenfau malun vela benun / Illa men eta’llahe bi kalbin selim
buyurulmaktadır. Mealen O gün (kıyamette) mal da fayda vermez evlatlar da / Ancak sağlam bir kalb ile Allah’ın huzuruna gelenler müstesna demek olur ki şair ahirete temiz kalp ile gitmek gerektiğini vurgulamaktadır

Korku ve ümit merhalesinden geçip nagam (gamsız) olmaya bak
Yoksa son nefeste ne korku ne de ümit işe yaramaz

Eğer arif isen bildiklerini (vesveselerini) unutup bilmezlik makamında kal
Çünkü vahdet bezminde ne ilim ne de alim isterler

(Gerçek) ay ile güneşlerin kaybolup gittiği şu dünyada ve gökkubbenin altında
Ne mühendis ne müneccim ne de filozof olmak kar etmiyor
Bu beyti şu güneş imiş şu ay imiş gibi ayrımların yapılmadığı gerçek alemde mühendis de olsan müneccim yahut filozof da; faydası yok şeklinde anlamlandırmak da mümkündür
Bigane olanları manaların harem dairesine girmeye bırakmazlar
Oraya girebilmek için ta ezelden aşinalar ve kadim dostluklar (Allah’ı bilmek ve O’nun dostu olarak yaşamak) istenir
Daima Hakk’ın rızasına teslimiyet dergahında ikamet et
Çünkü bir kişiyi muradına erdirmek için hizmette devamlılık isterler
Fakr dergahına varıp maişetinin yüksekliğinden dem vurma
Çünkü orada asla ne üst düzey paşalar ne de prensler (yüksek bürokratlar) isterler
Günü geldiğinde vuslat şerbetinden içmek istersen gerçek aşık ol
Ancak bil ki aşıklar gerçek aşka ulaşabilmek için çaresiz dertler arayıp elim sıkıntılar isterler
Gösteriş nimetine gönül bağlayan gerçek fakirler bir parça ekmek parasına karşılık naim cennetlerini istiyorlar
(Garip doğrusu Dilenciye çeyrek ekmek parası sadaka vermekle cenneti kazanılacak sanıyorlar)
Gerçek manalar kıblesini idrak edemeyen aykırı gidişatlılar
Kazara bir secde ederler de hemen ardından (ömürleri taatle geçmiş gibi) en büyük ecirleri isterler Demek bayram namazına gitmekle yıllık ibadetini tamamladığını sanıp sofuluk taslayanlar XVI asırda da varmış Ey Ruhi
Gönül sırlarına ait kıssayı ezberleyip kendini hazırlıklı tut ki
Yarın Allah’ın huzuruna varıldığında tatlı dilli sohbet adamı (kulluğunda eksiği olmayan dost) isterler

İşte gönül selameti için yapılması gereken ve gerçek aşkın anlatıldığı bir çalışma. Takdir sizlerin efendim.