İnsanlar Neyi Dinler? Neyi Dinlemez

neyidinler

Sevgili dostlar, kıymetli okurlar;

Malumunuz olduğu üzere ülkemiz bir hafta önce çok büyük bir badireden geçti. Öyle ki eğer menfur bir niyetle yola çıkanların gayeleri doğrultusunda başarılı olmaları durumunda, ülkemizin şu an bulunduğu konumdan yıllarca geriye gitmesi, yeniden bir kaos ve kargaşa devrinin başlaması, insanların güvensiz, sağlıksız ve sıkıntılı bir ortamda yaşamaya mahkum edilmesi gibi ilk akla gelen ve arkasından da sıralayabileceğimiz daha onlarca temel hak ve hürriyetleri tahakküm altına alınmış sığ hayatı mecburen kabullenmek zorunda kalacakları ülke haline gelecektik.

Hep söylediğimiz gibi hesaplarında üstünde bir hesap sahibi vardır ki O’nun hesabı şaşmaz, mutlak ve gerçek bir hesaptır. Hemen aynı akşam ulaşabildiğim ve görüşebildiğim gözümün nuru, gönlümün süruru sevgilimin söylediği sözden sonra çok rahatladım. “Merak etmeyin, Rabbim kötülerin emellerine müsaade etmeyecektir. O Adil ve Gafurrurrahimdir. İçimiz rahattır. Dua edelim, infiale sebebiyet verecek hiçbir şey yapmayalım. Mazlum ve masum yetimlerin hürmetine Rabbimiz bizi selamete çıkaracaktır.”

Ondan sonrası ise büyük bir rahatlıktı ruhumda hissettiğim.

Birkaç gün önce basında çıkan bir haberle üzülmüştüm. Erol Evgin denen sergerdenin açıklaması falancanın oyu ile filancanın oyu tarzında başlıyordu. Detaylı bir şekilde üzerinde düşündüğüm zaman bu açıklamaya hazırlanan zeminin az da olsa bizim suçumuz olduğunu tefehhüm ettim. Şöyleki;

Sevgili dostlar, hamdolsun Rahmetli babam aklımız başımıza geldiği andan itibaren bize namazı öğütledi, cemaati öğütledi, doğru, dürüst ve temiz bir hayatı yaşamanın, şerefli bir ölüm için yeterli olacağını anlattı. Rabbim mekanını cennet etsin.

Çok küçük yaşlardan beri camiye, cemaate devam etmeye çalışırım. Mümkün olduğu kadar, elimden geldiğince anlatılanları dinlemeye gayret gösteririm. Ameli noktalardaki eksikliklerimizin anlatıldığı hutbeler son on yıllık süreç içinde çok az bir değişime uğrasa da aynı minval üzere devam edip gitmektedir.

Oysa Efendimiz Aleyhisselamın zamanında mescit olarak kullanılan mekanın aynı zamanda tüm sosyal hayatın yönetildiği, idare edildiği, istişare edildiği, problemlerin halledildiği, özel ve genel sohbetlerin yapıldığı, insanların toplandığı ve şiddetin, kötülüğün, hırsın, kinin ve daha bir çok negatif enerji taşıyan hasletin kapısından içeriye girmemesi için azami derecede dikkat edildiği mekanlardı.

Şimdi ise kapıları kilitlenen, hırsızlardan korunması gereken malzemelerin cami içinde de bulunan ayrıca bir bölmede yine kilit altında tutulan bir mekan olması ne kadar üzücü.

1989’da askerliğimi yapmak için Bilecik 9. Jandarma Er Eğitim Komutanlığına teslim olmak üzere bir gün önce akşam trene binmiş ve sabahın erken saatlerinde (ki sabah ezanları okunuyordu) Bileciğe vasıl olmuş idim. Ezanlar okunurken merkezdeki bir camiye abdest alıp girdim ve cemaatle namazımı kıldım. Sonra cemaat dağılırken ben de caminin haziresinde Cuma namazlarında kullanılmak üzere üst üste yığılmış olan hasırlardan birini alıp üzerine uzanmak ve bir teşehhüd miktarı istirahat etmek için imam efendiden izin istemiştim.

Allah razı olsun kabul etmiş, hatta kendi imam odasında bulunan bir battaniyeyi de getirip üzerime örterek giderken kapıyı çekersin demişti. Hayatımın en huzurlu iki ya da üç saatlik uykularından biriydi o cami içindeki uykum.

Günümüzde tabiki şartlar değişti, durumlar farklı ancak camilerin konumu ve bulunduğu yer itibariyle birer eğitim merkezi olması gerekliliğine bir kere daha parmak basmak istiyorum.

Bakınız. Zamanın birinde bilgin ve hatip bir vaiz yeni tayin olduğu kasabada cemaate farklı konularda vaazlar vermeye başlar. Aile, kardeşlik, sosyal bilinç, birlikte yaşamanın erdemi, yekdiğerine saygı, kim olursa olsun yaratılmış olanın insan olması hasebiyle hayat hakkının olması, ticaret, ahlak, helal kazanç ve benzeri konu başlıklarında değişik hikayelerle vaazlar verir ancak vaazların tamamı sosyal bütünlük ve birliktelik içeren konuşmalar olduğu ve tevatürden uzak olduğu için bir müddet sonra itibardan düşer.

Kendisini dinleyen cemaat günden güne azalmaya ve hatta vaaz esnasında camiyi terketmeye bile başlarlar. Yine bir gün bu vaiz kadının eğitim hakkının olduğu konusunda ve kan davası ile ilgili önemli bir konuda vaaz vermeye başladığında; cemaat yine kendi arasında fısıldaşmaya, sıkıldıklarını belli eden kıpırdanışlar içinde bir an önce vaazın bitmesini isteyen itiraz hallerine girdiklerini görür. Üzülür, canı sıkılır ve birden konuyu değiştirir. Aklına bir şey gelmişçesine sesini yükselterek,

“Ey cemaat şu kıssadaki fikrinizi söylemenizi istiyorum, beni dinler misiniz.” Diye seslenir.

Az sonra bütün cemaat pür dikkat hocayı dinlemeye başlarlar. Hoca;

“Adamın birinin güzel çil bir horozu varmış. Gözü gibi baktığı horoz bir gün hastalanmış ve günden güne tüyleri dökülmüş, ibiği düşmüş, yürüyüşü bozulmuş ve hastalıktan hareket edemez hale gelmiş neredeyse. Adam kesip etini yemeye kıyamadığı için fakir ve zelil bir komşusunu çağırarak demiş ki,

“Al bu horozu kes ve ye. Biraz güçten düştü. Ben çok sevdiğim için kesmeye kıyamıyorum.”

Komşu horozu almış evine getirmiş. Ancak kesmemiş. Ona bildiği kadarıyla bazı ilaçlar içirmiş, bakmış ve horoz da bu basit ama sevgi dolu ihtimamla ayaklanmış, ölmemiş. Günden güne eski sağlığına kavuşmuş ve yine o güzel sesiyle vakitleri geldiğinde öterek sahibini uyandırma vazifesine devam etmiş.

Horozun ilk sahibi bu durum karşısında hemen itiraz ederek fakir ve zelil komşudan horozunu derhal geri vermesini çünkü sahibinin kendisi olduğunu söylemiş. Komşu ise itiraz ederek

“Sen bana kesip yemem için verdin bu horozu. Şimdi de geri istiyorsun. Kusura bakma vermem. Farzetki kestim.”

Nihayet verirdin vermezdin kavgaya tutuşmuşlar. Kavga iyice büyümüş…

Hoca sözünü burda kesmiş, bir müddet cemaate bakmış. Olayın sonucunu merak eden cemaat hemen atılmış.

“Hocam horoz kimde kalmış?”

Hocanın beklediği soru da buymuş ya zaten.

“Ey camaat ne kadar kötü alışmışsınız. Kendinize fayda verecek, asıl ve gerçek davaları tartışıp hakikate erişmek yerine bir horozun davasını uzatıp gidiyorsunuz. Kendi kendinize bir horoz kadar değer vermediğinizin farkında değilsiniz. Benim ilk vazifem size sizi tanıtıp menfaatleriniz ve hakikat üzerine eğilmeye alıştırmaktır. Ama siz beni dinlemiyorsunuz bile. Yazık.” Diyerek sitemlerini dile getirmiş.

O günden sonra cemaat hocayı dinlemiş mi, dinlememiş mi bilmiyorum ama bizim de bu hadiseden çıkarmamız gereken dersler var kanaatindeyim.

Hazreti Peygamber Aleyhisselamın yüzellibin kişi kadar olan bir kalabalığın karşısında irad ettiği veda hutbesi ne kadar manidardır. İnsanlık tarihinin en muhteşem ve en mükemmel nutkudur. Büyük hadis kitaplarının içinde fasıla fasıla işlenen veda hutbesindeki tüm konular insanlık tarihi boyunca toplumların yaşadıkları sıkıntılara çözüm reçetesi niteliği taşıyan özel ve önemli konulardır.

Bu müthiş hutbe, Peygamberin verdiği bu emsalsiz nutuk, yüksek bir ahlak seciyesi, hayata dair pratik ve uygulanılabilir bilgiler, toplumların içindeki kaos ve kargaşayı bitirecek reçetelerle doludur. Toplumları birlik ve beraberliğe götürecek, topluma ve oluşturan fertlerine ilmi bir ruh haleti aşılayacak emirleri ihtiva eden çok güzel bir hutbedir.

Faizi, kan davasını ve bunun gibi daha bir çok davayı anlatırken kullandığı basit ama etkili ifade bugün hukuk sistemleri tarafından sahifelerce, ciltlerce kitaplara sığan şerhler halinde toplumların temelini oluşturan kaideler bütünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Keza Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz tealanın sosyal konularda toplumları, insanları uyaran, ikaz eden, hatırlatan o kadar çok ayeti kerimesi vardır ki. Bunların her biri fasıla fasıla camilerde işlendiği takdirde toplumlardaki sıkıntıların tamamına ilaç olacağı kesinlikle aşikardır.

Tabi sadece anlatılmakla kalınmayacak, camiler merkezli bir hayat standartnın insanın kendi eliyle, kendi hayatının orta yerine oturtulması gerekecektir. Aksi halde inandığı gibi yaşamayan insanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar ve ondan sonrası kaçınılmaz bir kaos olarak karşımıza çıkar.

Basit bir misalle yazımızı bitirelim. Bugün Hazreti Musa aleyhisselamın kızıl denizi asasıyla yarıp karşıya geçtiğini hepimiz biliriz, anlatırız. Bunu hamasi bir kıssa olarak yıllardır dinleriz. Ancak bir ilim adamı gözüyle yada tefekkür ve tefehhüm eden, ferasetli bir mümin gözüyle baktığımız zaman hadisede insan hakları, haklı davaya teslimiyet, inandığı yoldan dönmemek, azmin ve inancın haklı mücadeledeki zafere giden yolu nasıl açtığı, birlik ve beraberlik, lidere teslimiyet, birlikte yaşamanın kuralları ve bunun gibi daha bir çok motive edici toplumsal güzelliği görebilir, idrak edebiliriz.

Rabbimiz Taha Suresinde şöyle buyuruyor. “O gün Rahmanın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başka bir fert şefaat edemez”.

Gerçek ilim erlerini bulup eteklerinden yapışmak ve Hakk dostları ile birlikte olmak insana kazanç için yeterlidir.

Rabbim bulduğumuz gerçek ilim erlerinin ve gönül dostlarının dairei saadetinden bizleri ayırmasın inşallah.