İNSAN İDEALLERİNE AYAKLARIYLA DEĞİL, RUHUYLA YÜRÜR

İNSAN İDEALLERİNE AYAKLARIYLA DEĞİL, RUHUYLA YÜRÜR

images

Makaleyi Sesli Dinle

 

Tarihteki büyük mutasavvıflardan Hızır Mehmet Dede, Hazreti Üftadenin yetiştirmelerinden, gönlü zengin bir Hak dostudur. Hızır Mehmet dede gençliğinde yaşadığı köyde çobanlık yapmaktadır. Köyün sürülerini güderek geçimini temin etmektedir. Bir kış gecesi sürüsünü yayarken hava birdenbire kararır. Hızır Mehmet Dede yolunu ve yönünü kaybeder. Uzun müddet uğraşır ama bir türlü köye giden yolu bulamaz. Artık her şey bitmiştir. Soğuk ayaklarından işlemeye başlamıştır. Bir müddet sonra köylüler onu yarı donmuş vaziyette iki diz üstüne çökmüş vaziyette bulurlar.
Hemen köye götürürler ama artık ayaklarını kullanamaz ve Anadolu ifadesi ile kötürüm olarak hayatına devam etmek zorunda kalır. Bu olay kendisini ziyadesi ile üzer. Alır başını çıkar köyünden. Zaten kimsesi de yoktur. Bursa’ya gelir. Ulu caminin haziresinde eski minare yanındaki küçük bir kulübede münzevi bir hayat yaşamaya başlar.
Bu kulübede bir şekilde öğrendiği hasır dokuma işini yapmaya başlar. Oturduğu yerde dokuduğu hasırları satarak hayatını sürdürür. Bu arada tasavvufi manada da gönül alemini geliştirmeye, nakış nakış dokumaya devam etmektedir. Şükrü, sabrı ve inancı sayesinde kısa sürede mana aleminde de yükselir. Ama derler ya Hak dostları dört türlüdür. Bunlardan birisi de ne halk bilir ne kendisi sadece Hak katında gizlidir.
O tarihlerde Ankara‘da bulunan Hacı Bayramı Veli hazretleri, devrin sultanı Yıldırım Beyazıt hanın damadı olan Emir Sultan hazretlerini ziyarete gelir. Sohbete Hızır Mehmet Dedeyi‘de çağırırlar. Hızır Mehmet olarak sohbete katılan üstat, Hacı Bayram Veli hazretlerinin yüzüne bakarak “Allah’ım böyle bir insana halife olmayı ne kadar isterdim. Ama benim gibi yarım bir insanı ne yapsın, kim bilir onun ayakları güçlü, filinta gibi ne kadar talebeleri vardır.” Diye içini çeker.
Arif olan Hak dostlarının gönülleri çok yufkadır. Cenabı Allah Hızır Mehmet Dedenin bu iç çekişini Hacı Bayramı Veli hazretlerinin gönül ummanına düşürüverir. Birden sohbetin seyrini ve rengini değiştiriverir. Başlar anlatmaya,
“Dostlar biliyor musunuz. Hazreti Peygamber Aleyhi selamın doğumundan evvel Hristiyanlığı kabul eden Habeşliler dinlerini yaymak için Sana şehrinde bir mabet yaparlar. Çok süslü ve büyük olan bu mabede insanların gelmelerini ve Kabeye gitmemelerini sağlamaktır amaçları. Arapları Kabe yerine bu mabede çekmeye çalışırlar. Ancak itibar olmayınca o zaman Yemen valisi olan Ebrehe çok iri filler ve güçlü askerlerle oluşturduğu bir ordu ile Kabeyi yıkmak üzere geleceğini haber verir. Mekke‘nin ileri gelenleri bilgide yüce birini elçi olarak gönderirler. Ebrehe ordusunu göstermek üzere bir geçit töreni düzenler ve gelen elçiyi öyle bir yere oturtur ki yapılan geçit töreninde iri ve büyük fillerin kocaman ayaklarını ve ordunun geçişini çok iyi görebiliyordu.
Bütün törenden sonra Ebrehe gelen elçiye büyük bir gururla “gördün mü, işte benim ordum. Peki sizin neyiniz var ve ne ile karşılık vereceksiniz bana” diye sorar.
E§lçi vakur bir vaziyette Ebrehenin yüzüne bakar ve der ki,
“Unutmayın ey vali, insanlar ayakları ile değil, akılları ve imanları ile yürüyebildikleri derecede güçlüdürler. Bu yüzden filler her zaman avcıların açtıkları çukurlara düşmektedirler.”
Bir müddet sonra Ebrehenin ordusu Kabeye doğru harekete geçer ancak yolda çiçek hastalığına yakalanan ordunun büyük kısmı telef olur. Tekrar destek aldığı diğer vilayetlerinden gelen askerler ise Kabenin yakınlarında uğradıkları ebabil kuşlarının saldırısı ile tamamen yok olurlar. Filler ise ne yapacaklarını bilemezler.
İşte ayaklarına güvenen ve ayakları ile yola çıkanların imanlarından yoksun oldukları zaman düştükleri halin en güzel örneği bu hadisede anlatılmıştır”
Bu hikayeyi dinleyen Hızır Mehmet Dede, hemen Hacı Bayramı Veli hazretlerinin ellerine sarılır ve düşüncesinden dolayı tövbeler eder ve derki
“Beni affediniz efendim. Ayaklarımın yokluğunu bir eksik saydığım için gönül yoksunluğum daha aşikar ortaya çıktı. Kabeyi yıkmaya giden fil gibi kuvvetli ayaklarım olacağına Kabenin varlığı ile yücelmiş sizin gibi bir dostun yakınına gelen kötürüm olmayı tercih ederim.”
Sonra Emir Sultan, Hacı Bayramı Veli ve Hızır Mehmet Dede ayaklar hakkında güzel sözler söylerler.
Emir Sultan,
“Mazlumun bağrına basan güçlü bir ayak olmaktansa, gül dalına konan bülbülün ayağı olmak çok daha yücedir, Hak yolundaki mücahitlerin ayaklarının kudret ve kutsallığı hakkın hazinesindendir.” Der. Ardından Hacı Bayramı Veli,
“İlmin şehrine giden yollar, aklın ve düşüncenin deryasından geçer, oraya yürüyerek değil, ruh ufuklarında uçarak gidilir.” Diye ekler. Son olarak Hızır Mehmet Dede ise şöyle der,
“Firavunun ayağını yerden kesecek sırmalı terlik olmaktansa, Hazreti Musa’nın hikmet dolu sopası olmak yücedir. Fil ayağı büyüktür ama kuzu ayağı gibi yahnisi olmaz.”
Bu sohbetten sonra Hacı Bayramı Veli hazretlerinin halifesi olan Hızır Mehmet Dede yüz yaşını aşkın bir ömrü hitama erdirdiğinde ardında yüzlerce gönül eri ve talebe bırakmıştır.
İşte insanı her türlü zorluğa karşı sabırla ve metanetle yürümesi, imanından aldığı güçle tüm zorlukların üstesinden gelme azmi başarıya götüren en önemli yoldur. Büyük ilim adamlarının, yürekli ve cesur komutanların, inanmış gerçek ilimle aydınlanmış büyük fikir adamlarının hayatlarında gerçekten bir çok insanın kaldıramayacağı kadar zorluklar, müşkil haller vardır. Ama onlar hiçbir zaman yılmamış, tüm bu zorlukların karşısında sabırla, iman ve teslimiyetle dimdik ayakları üzerinde durarak başarıya ulaşmışlardır.
Dünya bir imtihan dünyasıdır. O yüzden Yüce Rabbimiz Bakara Suresinde “And olsun sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan canlardan mahsullerden yana eksiltmelerle sınayacağız, sabır edenlere lütfumu müjdele” diye buyurmuştur.
İnsan malını, mülkünü, makamını, şan ve şöhretini kaybetme korkusuyla yaşarsa, yarın korkusu tüm benliğini sarar. Dünyaya ne kadar bağlanırsa insan, dünya onu o kadar sarar.
Yarın korkusu sarmış insanın ne ilmi, ne bilgisi, ne şöhreti, ne varlığı, ne mal ve mülkü ya da zenginliği ehemmiyet arz etmez.
Dünyalık şöhret, zenginlik ve itibarı elde etmek için bilginin kölesi olmayı tercih ediyorsanız o zamanda yanılırsınız. Tıpkı iri ayakları olan filler gibi nefis avcısının açtığı derin bir çukura düşmeniz an meselesidir.
Güç ve hırs, nefis ve şeytan gibi iki kadim dosttur. İnsan güçlendikçe hırsı artıyorsa, nefsini körükleyen şeytanını kendi eliyle besliyor ve büyütüyor demektir.
Oysa nice yüce insanlar vardır ki hem ilimde hem bilgide, hem de yaşantıda mükemmel bir yerde olmalarına rağmen tevazuda ulu çınar ağaçları kadar büyük ve köklü oldukları için en küçük bir rüzgarda bile başlarını eğerler.
Çünkü yaşadığımız hayat iyileri ve kötüleri ile yaşamak zorunda olduğumuz bir varlıktır. Tüm mesele mücadeleyi elden bırakmamak ve hayırlı bir sonuca ulaşabilmek için yaradılışımızdaki fıtri özellikleri inkar etmemektir. İnsanlık bunu gerektirir.