HARAM VE HELAL DAİRESİNDE KADIN

HARAM VE HELAL DAİRESİNDE KADIN

kelebek

Kıymetli okurlar bu makaleyi, kitaplığımı yerleştirirken elime geçen ciltli gazete arşivim-den 1970’li yıllarda yapılmış okuduğum bir  haber üzerine kaleme alıyorum.

Haber kısaca şöyle idi. “Bir gece kulübünde çalışan kadına aşık olan iş adamı bütün servetini o kadının uğruna tükettikten sonra, o kadına işvekârlık yapan erkeklerle girdiği kavga sonucunda kalbinden bıçaklanarak öldürüldü. Kadın hayatına devam ediyor. Öldüren hapse, ölen ise toprağın altına girdi. İş adamının eşi ve üç çocuğu sersefil olarak ortada kaldı.” (Haberin dilinden de anlaşılacağı üzere 1970’li yıllarda çıkmış bir gazete haberi)

Peki dün böyleydi bugün nasıl? Bugün çok daha vahim bir durum ortadadır. Dün bu tür haberlerin dili bile bir edeb dairesinde iken, bugün maalesef tefessüh etmiş ahlaki değerlerini, gerçek ahlak makuleleri olarak sunmaya çalışan müfessih, sözde sanatçı güruhu, yaşadıkları berbat hayatı güzide bir elmas ışıltısı gibi sunmaya çalışmaktadır.

Bu durum henüz genç ve saf olan dimağların üzerinde ziyadesi ile olumsuz tesirler bırakmakta ve onlarında ışıltılar saçan bu hayata özenmelerine zemin hazırlamaktadır. Evlerinden kaçanlar, artist olmak, sanatçı olmak, kısa zaman içinde bol para ile istedikleri hayatı elde edebilmek için çeşitli yarışmalara büyük bir şevk ve özenle hazırlanıp girenler, muvaffak olamadığı için ye’se ve hüsrana kapılanlar ve hayatlarını karartanlar. Sayılamayacak kadar çoktur.

Asli vazifesi olan insanlık ve insanlığa yararlı çalışmalar yapmak yerine böyle boş, gereksiz ve nabeca uğraşlarla meşgul olmak hem dimağlarını kurutmakta, hem nefislerini azdırmaktadır. Sonucunda ise hayatlarını karartan adımları atmaktan imtina etmeyen gençler, nesiller ortaya çıkmaktadır. Bu durum tıpkı asıl vazifesini unutan Hindistan Moğol hükümdarlarından Bahadır Şah’ın oğlu Cihandar Şah’ın hikayesini hatırlattı bana.

Cihandar Şah babası Bahadır şahın 1712 yılında ölümüyle tahta çıkar. Başarılı, akıllı ve gerçekten dirayetli bir genç olarak yetişmiş, babasının yerini fazlasıyla dolduracağı beklenmektedir. Ancak en büyük zaafı güzel kadınlara olan düşkünlüğüdür. Öyle ki sarayında babasından sonra oluşturduğu hareminde beş yüzden fazla cariye barındırdığı nakledilmektedir.

Bunların içinde bir Azize vardır ki hepsinden daha kıymetli ve Cihandar şahın gözdesidir. Azize’ye aşıktır Şah. Her ne isterse yapmakta, her ne derse geri çevrilmemektedir. Buna karşılık Azize kadınlığının ve gençliğinin bütün enerjisi ile Cihandar Şahı avuçlarının içinde tutmak için ne gerekiyorsa yapmaktadır.

Her akşam henüz güneş batmaya başlamadan önce başlayan iyş ve işret meclisleri oluşturmakta, akıllı ve dirayetli bir şekilde tahta geçmiş olan Cihandar Şahın günden güne devlet işlerinden elini eteğini çekmesini ve sefih bir hayatın içine doğru düşmesine sebebiyet vermektedir.

Cihandar şah artık gece alemlerine öyle dalmış ve öyle sefih bir hale gelmiştir ki sabahlara kadar ıyş ve ışretle meşgul olduğundan ertesi gün ikindi ezanlarına kadar kendinden geçmiş bir vaziyette uyumakta ve devletin işlerine ancak yardımcıları, vezirleri bakmaktadırlar.  Tabi bu vezirlerin aralarındaki iktidar ve hırs kavgalarından dolayı devletin gücü günden güne zayıflamakta, etkisini yitirmektedir. İçtimai hayat, güvenlik, adalet ve benzeri toplumu idare eden, bir arada tutan kurumların tamamında sefalet ve sefahat almış yürümüştür.

Yine bir akşam işret meclisinde iken Cihandar şahın önüne bir sepet getirirler ve bir de kağıda yazılmış bir not vardır. “Efendimiz teb’anızdan biri bunu size verilmek üzere kapıya bırakmış” diyerek sepeti önüne koyarlar. Notuda eline tutuştururlar. Cihandar şah notu açar ve aynen şunları okur.

“Ey Şah, bu sepetin içinde müzik sesini duyduğu zaman kıvrak figürlerle dans eden alıcı renkleriyle kendisini seyredeni varlığına aşık eden ve Allahın kendisine bahşettiği güzel renklerinden dolayı bir kez bakanı bir daha yanından uzaklaşamayacak şekilde kendisine bağlayan bir kobra yılanı vardır. Bu yılan gibi huzurunuzda raks eden bazı yılanlar vardır ki zehirleri sonradan tesir eder. Unutmayın, Ancak müzik sesi kesildiğinde aşığını zehirleyecek kadar da çılgındır. Size hediyemiz olsun. En az azizeniz kadar zehirlidir”

Cihandar şah hemen işret meclisini dağıtır ve bu hediyeyi getireni arattırır ama maalesef adamlar kayıplara karışmıştır. Büyük bir teessürle ne yaptığının farkına varır ve üzüntü içinde odasına çekilir. Neden sonra yanına gelen Azize neden kederli olduğunu sorunca Cihandar Şah olduğu gibi durumu anlatır kendisine.

Azize akıllı kadındır ve içinde bulunduğu iktidarı, hırsla elde ettiği yeri ve güzelliği ile aklını çeldiği kendisine bağladığı cihandar şahı elinden kaçırmamak için şuh bir kahkaha atarak şunları söyler.

“Ey Şahlar şahı, ey benim efendim ve varlığıyla bana güç verenim, unutma bir hükümdar bir kadının sevgisinden, aşkından ve ona olan ilgisinden değil, nefretinden sakınmalıdır.”

Böyle güzel sözler söyleyerek ve verdiği ilaçlı şaraplarla Cihandar şahı yeniden kendisine bağlar ve ıyşü ışrete Sabahülleyli vennehar devam ederler.

Tamda bu sırada Agra Sultanı, Cihandar Şahın bu durumundan an be an haberdar olduğu için büyük bir ordu ile üzerine yürür. Cihandar şah Agra sultanı ile girdiği savaşta ağır bir yenilgiye uğrar. Azize esir edilir, cihandar şah ile birlikte elleri kolları bağlı olarak Agra sultanının huzuruna getirilir.

Cihandar şah teessürle tedbirsizliğinin cezasını çekmektedir. Azize ise aynı hırs ve edepsizlik ile Agra sultanından kendisini çözmesini rica eder. Güzelliği ile göz dolduran, işveli ve cilveli haliyle erkeklerin aklını başından alan Azize yine işve ve cilve ile Agra sultanına hizmet etmekten onur duyacağını söyler.

Agra sultanı tebessüm eder ve “Ben Cihandar şah kadar akılsız ve imansız değilim. Senin zehrine karşılık benim iman panzerihirim daha tesirlidir.” diyerek her ikisinin de boynunu vurdurur.

Sevgili dostlar, kıymetli okurlar,

Televizyon denen illet aile hayatımıza ve sosyo kültürel alt yapımıza öyle yoğun, öyle sıkıntılı bir şekilde tesir ediyor ki her gün yeni bir değerimizin ortadan kalktığını, edeb ve haya sınırlarının artık tamamen ihlal edildiğini görüyoruz.

Bir insanın ancak mahremiyle ve helaliyle yaşayacağı kadar gizli olması gereken haller, aleni bir şekilde ortalığa dökülüyor ve hiç haya etmeden, sıkılmadan ekranlarda boy gösteriyor. İşin acı tarafı yatak odalarına kadar giren bu sefih ve sefil görüntüler, oyunlar, filmler insanlardaki ar ve haya duygularını da yerle bir ediyor.

Anadolu’da güzel bir söz vardır. “Ar damarı çatlamış” derler. İnsanın ar damarı, manevi olarak iki kaşının ortasında olarak tarif edilir. Yani gözlerin haya perdesinin başlangıç yeri olarak işaret edilir. İşte bu ar damarı çatladığı zaman insandan her şeyi bekleyebilirsiniz.

Vazifeyi, eğlenceyi, aile sorumluluklarını, toplumsal sorumluluklarını yerli yerinde ve edeb dairesinde değerlendiren, uygulayan ve yerine getiren insan kudretlidir. Zamanı harcarken ve değerlendirirken çok dikkatli davranır ve zamanın kıymetini çok iyi bilirler. Zamanı kötü bir mirasyedi gibi harcarken yerine ne koyacağını bilmeyen, hesaplamayan ve hoyratça tüketenler ise daima hüsranda ve pişmanlık içinde kıvranmaktadırlar.

Bugün en kötü hastalıklardan birinin irade yenilgisi hastalığı olduğunu ilim adamları ispatlamışlardır. Muktedir inanların, muhteris insanlarla yer değiştirmesinin temelinde de bu irade zayıflığı ve hırs yatmaktadır. İnsan iradesinin dizginlerini imanı ile elinde tuttuğu zaman hiçbir saldırı onu esir alamayacak, ihtiraslarına ram olmayacak, iman ve iradesinin kendisine kazandırdığı vakarla her türlü zorluğun üstesinden gelecektir.

Hayat gayesi sadece gelip geçici ve anlık zevkler ile arkadaşlarının kendisine sunduğu sefih bir eğlenceye bir kereden bir şey olmaz canım zannıyla kapılan kişi iradesinin dizginlerini nefsinin eline vermiş demektir. Bundan sonrası ise kendisini bekleyen büyük bir hüsran olacaktır.

İnsan geçmişin tartısından ibret, halin ölçüsünden kıymet takdir ederek ders alabilirse geleceğin korkusunu önleyecek akıl ve kuvveti kazanır.

Bir erkeğin bütün vazifelerini çiğneyerek, bir kadının esaretine düşmesi, benlik çukuruna düşmesinin bir başka şeklidir. Her şeyi nefsinin hırsının açısından görmek, görüşlerin en puslusudur.

Kaplan avcıları kazdıkları derin çukurlara düşen kaplanları bir müddet yalnız bırakır ve eşini çağırmasını bekler. Çukura düşen dişi kaplan çığlıklar atarak ve kükreyerek eşinden yardım ister. Eşinin sesini duyan erkek kaplan ise hiç düşünmeden eşini kurtarmak için esareti bile göze alarak çukura atlar.

Görülüyor ki hayvanlar bile sadece sorumlulukları gereği hürriyetlerinden vazgeçerek esarete düçar oluyor ama bir erkek hiç gereği yokken, sorumluluklarını bir kenara iterek sadece nefsinin istekleri doğrultusunda ıyş ve ışrete ram olarak tüm hayatını berbat edebiliyor.

İşte nefsin tüm dizginlerini ele alabilmek ve yaşanan hayatın her anında dikkatli, temkinli bir şekilde adım atabilmek gerçek anlamda bir Hakk subhanehu dostuna bende olmakla mümkündür. İnsanın nefsini nasıl terbiye etmesi gerektiğini en açık şekliyle gösterecek bir Yâr (k.s.) bulması, kendisi içinde, ailesi içinde, toplumdaki diğer dostları ve yarenleri içinde en akıllıca, en kestirme yoldur.

Rabbim bizleri Yâr’imizden ayırmasın inşallah.