HANGİ HADİS Mİ TEZAHÜR EDİYOR? EH Bİ ZAHMET ONU DA SİZ BULUN LÜTFEN.

HANGİ HADİS Mİ TEZAHÜR EDİYOR? EH Bİ ZAHMET ONU DA SİZ BULUN LÜTFEN.

neyidinler

Makaleyi Sesli Dinle

 

İslam tarihi boyunca en çok hurafenin ve rivayetin karıştırıldığı ve en fazla inkarın söz konusu olduğu ilim dalı, Hadis İlmi olagelmiştir. Muhaddislerin herhangi bir konudaki hadisin sıhhatini ve doğruluğunu araştırmak, öğrenmek için dahi ilmi bir çalışma metodolijisi geliştirdiklerini görmekteyiz.
En çok inkar da yine Peygamber efendimiz üzerinden, O’nun (s.a.v.) hadisi şerif olarak bildiğimiz söylemlerinin kaynağı olan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanarak gerçekleştirilmiştir.
Halen de devam etmektedir bu husus. Bugünkü yazımızda bu konuya bir teşehhüd miktarı temas edeceğiz. Suya yada sabuna dokunabilir. Çünkü her ikisi de temizliğin vazgeçilmez iki elemanıdır sevgili okurlar.
Rabbimiz Teala hazretleri Maide Suresi 67. Ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor. “Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun.” Bu ayeti kerimeyi tefsir eden Beyzavi şöyle diyor. “Ayetin zahiri, bütün indirilen şeyin tebliğini gerektirir. Yani yaratılmış ve indirilmiş her şeyin tebliği. Ancak Rabbimizin muradı kulların menfaaetlerine uygun olan tebliğdir. Yani onların anlayacağı şekilde, anlayabilecekleri kaidelerin tebliği. Çünkü Allah azze ve celle ‘nin ifşasını haram kıldığı sırları da vardır.”
Süfyan ibnu Uyeyne, Ebu Hureyre’ye (r.a.) dayandırarak şu hadisi rivayet eder. Öyle ilim vardır ki kapalı inci gibidir. Onu, Allahı bilen alimlerden başkası bilmez. Onu söyledikleri zaman da kibirlilerden başkası inkar etmez.”
Yani ilmin birilerine göre kapalı oluşu, bir kutu içine kapatılmış, ya da parlak, kıymetli altından hediye paketine konulmuş, çok kıymetli ve saklı bir eşyanın, açıkta, herkesin gördüğü şekilde ve ortalık yerde taşınan eşyaya olan nispeti gibidir. Buradan hareketle, İlimlerin içinde öyle kapalı ve gizli ilimler vardır ki, bunu ancak Hakiki manada yüreğinde hisseden ve Allah rızası için ümmetin birliğine ve beraberliğine çalışan, şahsi çıkarları için fitne çıkarmayan, şeytana ve nefsinin kandırmacalarına kapılmadan okuduğu, hıfzettiği, hatmettiği ilimle amil olan, Allah azze ve celleyi bilen alimler anlayabilir. Onlardan başkası bilmez.
Bu tür ilimler suret ilmi değildir. Bu ilmi de ancak suretle uğraşanlar anlayamazlar. Eh kişi anlayamadığının ve bilmediğinin düşmanıdır. Nitekim İhya-u Ulumiddin isimli eserde Zeynelabidin hazretlerinden rivayet edilen bir beyit bu durumu ne güzel anlatıyor.
“Nice ilim cevheri var ki onu saçsam: Sen puta tapıyorsun derler,
Mü’minlerden bir takım adamlar kanımı helal sayarlar, Ve yaptıkları şeylerin en kötüsünü güzel bir amel sayarak ondan medet umarlar”
Ortalıkta, yukarıda tarif ettiğimiz türden kendini alim sanan, fazıl sanan, ehli ilim ve ehli Kur’an sayan o kadar çok sergerde var ki. Hangisinin gerçek, hangisinin sahte olduğunu da biz ayırd edemez yerdeyiz. Öyle ki ortaya çıkıp konuşan hemen hadisi şeriften, ayeti kerimeden dem vurmak istiyor, ağızlarını açtıkları zamansa çıkan kelimeler tamamen yabancı. Ne sahih bir hadisi şerifi tam olarak şerh edebiliyorlar, ne de varlığı ile gerçek olan Ayeti kerimeyi derc edebiliyorlar. Cehllerini kapatılmek için ise hakiki Allah dostlarına ve gerçek alimlere saldırmaktan, onlara iftira etmekten ve karalamaktan başka sermayelerinin olmadığını hemen gösteriyorlar.
Akşemseddin Hazretleri Risalei Nuriyesinde bu hususu şöyle açıklıyor. “Bir kısım ilim erbabı vardır ki, ehli hakikat olmadıkları ve hakikat ilminden uzak oldukları için herkesin inkarı ile karşı karşıya kalırlar. İnkar edilenin öfkesi deli bir derenin sel suları ile çoğalıp çoşması gibi ortalığa dökülür. Derenin önüne katmak için yerin altından söküp çıkardığı curufat gibi, bu inkara yeltenenlerin de içlerindeki kin nefret ve buğz ortalığa dökülüverir. İnkar edenleri, inkar etmeye başlarlar ve reddiyenin reddiyesini kaleme alırlar. Saatlerce, günlerce hatta haftalarca böyle boş bir işle uğraşırlar.
Oysa Hakikat alimleri öyle değildir. Gerçek ilmin değerini bildikleri ve bu ilmi liyakatli bir şekilde hıfzettikleri için bir irfan denizine benzerler. Halk arasındaki şüphe ve ihtilaf rüzgarlarının esmesi, tıpkı, gerçek alimlerin yaşadığı ve bulunduğu irfan denizinin, ilim deryasının üstünün dalgalanması esnasında dibinin tüm vakarıyla ve asaletiyle öylece durduğu gibi, etkilenip hareket etmez.
O alimler varlık arşının gölgesi altında oturmuş, oradan korkusuz ve hüzünsüz; insanların hallerini seyrederler. Ve hep şöyle derler. “Doğrusu Allah’ın veli kullarına korku yoktur, onlar üzülmezler de.”
Efendim rivayet olunur ki bir tüccar dirhemlerle, dinarlarla dolu bir gemi ile bir padişahın memleketine gitmiş. Bu şehirde ticaret yapabileceğim benim ayarımda bir tüccar var mıdır diye bir münadi çıkarmış ortalığa. Kimse çıkmamış ancak üstü başı perişan ve pejmürde orta yaşlı bir adam çıkmış. Meğer bu adama babasından, dedesinden çok mal ve servet kalmış. O da ticaretle uğraşıyormuş.
Böylece tüccar kendisine denk bir adam bulduğu için ticaretini yapmış. Ancak adamın garip bir hali varmış. Hep altın para kullanır ticaretinde asla kıymetli taşları kullanmazmış. Merak etmiş bizim tüccar ve sormuş. Onca varlığın içinde mutlaka kıymetli taşların vardır. Onları ne yapıyorsun?
Ev sahibi tüccar hemen gel benimle deyip konağına götürmüş onu ve mutfağa indirmiş. Bir de ne görsün. Ocağın yanındaki büyük tezgahın hemen önünde bir sepet, sepetin içinde her biri iri bir yumruk büyüklüğünde yakut, zeberced, elmas ve benzeri çok kıymetli taşlar duruyor.
Aşçı yemeği yapacakken bu taşlardan bir tanesini alıyor, kırıyor, iyice un ufak edinceye kadar döğüyor ve yemeklerin içine miktarınca katıyor. Adam hayret etmiş. Yahu sen ne yapıyorsun. Bu taşlar çok kıymetlidir. Böyle parçalanıp yemeğe filan katılır mı? Diye itiraz etmiş Sonra irice bir zebercedi eline alarak “Bunu bana ver sana gemimdeki bütün malları, hatta gemimi bile vereyim.
Ev sahibi tüccar bunun üzerine, “Hayır, ben ne yapayım senin gemindeki malları onlar dünyalık. Zaten ben dünyalığın kendisinden kaçıyorum. Hamallık yapmam. Çünkü dünyaya ne kadar hamallık yaparsam kalbimin sesini o kadar uzaklaştırıyorum. Kendi ellerimle. O yüzden kabul edemem. Diye cevap veriyor.” Misafir tüccar “O vakit hibe et bana” deyince. Ev sahibi tüccar adamı karşısına alıp,
“Bakın bizim adetimizde cevheri döverek müstahak olanlara yedirmek vardır. Şayet bütün olarak verirsek ve zahiren kullanmasına sebep olursak o vakit elindeki cevherle birleşen nefsini zapt etmesi çok zor olur. Bu da büyük vebaldir. Eline cevheri geçiren bunun hırsıyla her şeyin aşırısına kaçar bu da onun helakına sebep olur. Biz onu döğüyoruz, yemeklere eser miktarda katıyoruz. Önlerine koyuyoruz ve yediriyoruz. Bunu yiyenlerin akılları ve zekaları daha çok parlıyor. Ve yediği cevherden çok daha kıymetlilerini kazanabilecek iktidara, bilgiye sahip olup, nasıl çalışacağını daha iyi öğreniyor. Yani cevheri yiyor, yutuyor ve yediği yuttuğu cevher gibi cevherin yirmi kat büyüklüğünde serveti nasıl kazanacağını öğrenmiş oluyor. Kıymet bilir hale geliyor.”
Sevgili okurlar yine aynı misali vermek istiyorum. Anadolu da Lo Lo kuşu diye bir kuş vardır. Bu kuş kemik yutar. Ancak kemiği yutmadan önce gagasına alır ve arkasına götürür. Acaba ben kemiği yuttuktan sonra çıkarabilir miyim diye.
Bizim siyasilerimizde, siyasi olmayanlarımız da Lo Lo kuşunu hiç örnek almıyorlar. Alnı secdeyi Rahmana gelmemişler İslamı eleştiriyor, Vatanperverliğin ne olduğunu habbe kadar bilmeyenler vatan aşkıyla konuşuyor. Düne kadar düşmanlarına, mensubu olduğu milleti ve milliyeti hiçe sayarak şikayet edecek kadar alçalan sözde siyasi figürler, devlet adamlığından bahsediyorlar.
İşte lolo kuşundan bile örnek almıyorlar. Acaba ben bu lafı söylüyorum ama nasıl çıkaracağım. Demiyorlar. İşin en acı tarafı ise Müslüman gibi görünen ancak Hadisi Şerifi inkar eden, Allah azze ve celleyi kafasına göre yorumlayıp onun varlığı hakkında insanları şirke götürecek kadar tehlikeli açıklamalar yapan sözde Müslüman tipler.
Bunlar ümmetin yumuşak karnını bildikleri için hep oradan vuruyorlar. Hadi onlar inkar ediyor, kendilerine göre sapkın kaynaklardan, sapkın fikirlerine sapkın dayanaklar buluyorlar. Gören gözleri, duyan kulakları ve çalışan natıkalarına rağmen düştükleri çukurun farkında olamayanlara ne demeli bilmiyorum.
Ama her devirde böyle ahmaklar ortaya çıkmış, kendileri gibi ahmak olanları da etraflarına toplamayı başarmışlardır.
Hadisi Şerifin Tezahür etmesi gerekmektedir sevgili okurlar. Hangi Hadisi şerif mi? Eh artık onu da bir zahmet siz bulun efendim.
Selametle kalınız.