Dünya’nın Yedi Hazinesini Gösteren Sürme!..

neyidinler

Bazı insanlar kalemi ellerine aldıkları zaman kelimeleri kâğıtla buluşturmakla kalmayıp, adeta kâğıt üzerinde dans ettirirler. Söz ustasıdır böyleleri ve bu ustalık Hakk Subhanehu’nun bazı kullarına özel vergisidir, bahşıdır, lütfudur.

Bazı şairler, söz ustaları vardır ki bunlar şahikadır. Günümüzde de böyle insanlara rastlamak mümkündür diyeceğiz ama maalesef bunu söyleyemiyoruz. Nedeni az sonra anlatınca daha iyi anlaşılacaktır.

Sözün kıymetini arttıran, söze anlam veren, sözü gönderdiği yerde ne istiyorsa onun yeşermesini sağlayan tüm söz üstatlarının bulundukları coğrafyada kullanılan dile, kelime dağarcığına, gramere ve sosyo kültürel alt yapıda bulunan yapı taşlarına ciddi manada vakıf olduklarını görüyoruz. Aksi halde kelimelerin ahenkle dans etmesi nasıl mümkün olur değil mi?

İşte Arap yarımadasında bir dönem yetişen şairler, hatipler, söz ustaları da böyle özelliklere sahip insanlardı. Dönemin Arapçasını çok iyi biliyorlardı ve bunlara bugünkü ifade ile başka dünyalardan gelmiş ve belagatli dil kullanan insanlar olarak bakılıyordu. Konuştukları dil gerçekten çok fasih ve anlaşılır bir dil olması, kelime dağarcıklarının çok zengin olması, kelimelerle istedikleri gibi oynayabilmeleri hasebiyle rahatlıkla istediklerini farklı, anlaşılır, bir o kadar da cazip anlatabiliyorlardı.

Efendimiz Aleyhisselamın dünyaya teşriflerinden önce Arap şiiri en kuvvetli dönemini yaşıyordu. Büyük ve kıymetli şairler yetişiyordu. Bunlar fırsat buldukları her yerde halkın önüne çıkıp marifetlerini sergiliyorlar, söz ustaları olarak hitab ediyorlar, şiir okuyorlar ve halkın ilgisini kazanıp geçimlerini de bu yolla sağlıyorlardı.

Ancak Efendimizin avdetinden sonra onlar kadar kuvvetli, onlar kadar fasih ve belgatli konuşan, hitab eden, yazan şairlerin yetiştiğini göremiyoruz.

Efendimizden sonra da çok kuvvetli şairler yetişmemiştir. Ancak yine de dile vakıf olan, Arapçayı çok iyi konuşan ve dönemin halk kültürünü en ince detayına kadar öğrenmiş, kıvrak zekalı ve dil ustası olmuş şairler yetişmiştir.

Bunlardan birisi de şair Lebid’dir. 560’lı yıllarda doğmuş, çok uzun bir hayat sürmüştür. Hatta Muaviye’nin hilafetine kadar yetişmiş, 100 yaşını aşmış ve vefatından önce ikinci süt dişleri çıkmıştır.

Döneminde yaşayan Nevvare isimli bir kadına aşık olmuştur. Öyle ki gözü ondan başka bir şey göremez, aklı ondan başka bir konuya işlemez olmuştur. Sokaklarda onun ismini anarak gezindiği ve ona mersiyeler, beyitler, rubailer sıraladığı için etrafındaki insanlar Lebid’e aklını yitirmiş bir meczub gözüyle bakıyorlar ve merhamet gösteriyorlardı.

Ancak Nevvare hatun Lebid’e yüz vermiyor ve ondan yana bakmıyordu bile. Her gün farklı bir ıyş ve işret meclisinde sabahlara kadar eğleniyor, Lebid’in yanan yüreğinden habersiz hayatını sürdürüyordu.

Nevvare hatun gerçekten insanın aklını başından alacak kadar alımlı, güzel bir kadındı. Bu yüzden etrafında ona dalkavukluk edenler, yaranmak ve onun güzelliğine nail olabilmek için tüm mal varlıklarını hatta canlarını bile ayakları altına serenler oluyordu.

Bir ara etrafındaki hizmetçilerinden biri Pazar alışverişi esnasında yolunu kesen ve

“Ey hizmetçi, söyle o ay yüzlünün gözleri gözlerine değdimi, yüzüne baktımı, sana hitap ettimi. Dur bir an gözlerine bakayım, yüzünü seyredeyim onun gözlerinin deydiği yüze, gözlere doya doya bakayım” diye yalvaran, aşkından deli divane olmuş Lebid’den bahsetmişti. Ancak Nevvare hanım “Onun gibi sadece söz söyleyen biriyle birlikte olmaktansa çölde kaybolmayı ve aç çöl hayvanlarına yem olmayı tercih ederim. Onun yanında ne güzelliğimden eser kalır, ne kıymetimden.” Diyerek karşılık vermiştir.

Uzun süre bu aşkla yanan Lebid sevdiğinden umudunu kesince artık ne onun etrafında dolanır olmuş, ne de şehirde eskisi gibi görünür olmuştu.

Çileden çileye sürüklenirken bir gün sahipsiz bir mezarın başında oturmuş, gözyaşları içinde Nevvaresini düşünürken dudaklarından dökülen şu beyitle çok içli ve acı bir feryadı ortalığa bırakıvermiştir.

Ey Lebid, niçin hala o vefasız Nevvareyi arıyorsun,

Sana bir nazarını bile esirgeyene, neden gönül bağlıyorsun,

Gece gündüz durmadan gözyaşı döküp ağlıyorsun

Vefayı bilene serdet sevgini, aşka vefası olmayan bilmez…

Şair Lebid bir gün Hazreti Osman (R.A.) ile karşılaşır. Hazreti Osman (R.A.) Lebidi tanımıştır. Dildeki ve şiirdeki belagatını bildiği için sorar.

“Ey Lebid, sözde bu kadar ince ve kıvrak bir zekaya sahipsin. Niçin Müslüman olmuyorsun.”

Lebidin mahcup bir şekilde başını yere eğdiğini gören Hazreti Osman (R.A.)

“Ama üzülme ey Lebid. Yeryüzünde sihirli ve tılsımlı bir sürme vardır. Onu gözüne çektiğin zaman dünyanın yedi hazinesi sana aşikar görünür. İşte o zaman zenginlerin en zengini sen olursun.”

Lebid Hazreti Osman (R.A)’ın bu sözünden sonra gezdiği ve gittiği her yerde bu sihirli ve tılsımlı sürmeyi aramış, önüne gelene bunu sormuştur. Kimisi böyle bir şeyin olamayacağını, bir uydurma, rivayet olarak telakki etmesini söyler, kimisi de ciddi ciddi tavsiyelerde bulunur.

Yıllarca bu tılsımlı sürmeyi arar Lebid ancak hiçbir sonucu ulaşamamıştır. Bir gün yolu Hira dağına düşer. Bu dağın manevi ağırlığı altında ezilir ve Hira Mağarasının ağzında oturup kalır. Düşünmeye başlar. Benim halim ne olacak, ben ne yapacağım diye esef ve ızdırab içinde düşünceye dalar.

İnce bir ruh haletine sahip olan şairin bu tefekkür alemine dalması aslında ruhunda bir pencerenin açılmasına da sebebiyet verir. Üstüne üstlük çaresiz ve karşılıksız bir aşkın ızdırabını yıllarca taşımasından dolayı incelmiş, adeta şeffaf bir cam kadar tertemiz hale gelmiş olan ruhu mânâ aleminin derinliklerine dalar.

Öyle bir hale gelir ki, bulunduğu mekanında kudsiyetinden kendinden geçercesine vecd içine bürünür. Bir ara Hazreti Muhammed Aleyhisselam’ın çekildiği, hangi düşünce yoğunluğu ve güzel hallerle halleştiği, O’na yardım edenlerin ve etrafında toplananların nasıl bir halet-i ruhiye içine girdiklerini düşünür.

Tüm bu düşünceler içinde hem Hazreti Peygamber aleyhisselamın, hem de Sahabe-i Kiramın çektikleri sıkıntılar aklına geliverir ve hürmetle irkilir. Kendi kendine tekrarlamaya başlar, “Onlar, inanmışlardı, akıllarıyla ve gönülleriyle inandıkları için, akıllıydılar, fedakardılar, sevgiliydiler, sabırlıydılar, vefalıydılar, bilgi ile dolu bir gönle sahiptiler ve bağlıydılar…” Bu saygı ve hürmetli irkiliş onun ruh dünyası üzerine birikmiş tüm tozları ve kirleri bir anda temizleyiverir ve müthiş bir ışık, nur hüzmesi yerini alır.

Adeta yeniden doğmuş gibi bir hisle ayağa fırlayarak “ben buldum, buldum, anladım” diye feryad figan dağdan aşağı koşarak inmeye başlar. Tam o sırada dağın yakınlarında bulunan Halife ile karşılaşır. Adamlarına şu meczubu getirin diyen halife karşısında dikilen Lebid’e sorar, “Ey sözün ustası ama aklına sahip çıkamayacak kadar aşkının esiri olmuş deli, neyi buldun söyle bizde bilelim”

Şair Lebid gülümser ve der ki;

“Vay benim akılsız kafam, yıllarca dünyanın yedi hazinesini gösterecek olan sürmenin peşine düştüm. Beyhude dolaştım, ne olduğunu aradım durdum. Halbuki iman ve ilim sihirli bir sürme imiş. İnsan gönlüne iman, aklına da ilim sürmesini çektiği zaman gözleri açılıyor ve gerçeği görüyormuş. Baş gözüne çekilen sürme sadece siyah bir çizgi ama kalp gözüne iman sürmesini çekiverince o vakit her şey değişiyor. İşte o zaman kendisine her daim lazım olacak Sevgi, sabır, akıl, şükür, tevbe, fedakarlık, cesaret ve teslimiyet gibi dünya ve ahiret hayatını kurtaracak yedi hazineyi görüveriyor.”

Böylece o güne kadar Müslüman olmayan Lebid, Müslüman olduktan sonra uzun yıllar yaşar ve yüz yaşını aşkın bir döneminde vefat eder. Muaviye’nin halifeliğine kadar yetişir ve onun saltanatını da görür.

İnsan eşrefi mahluk olarak yaratılmıştır. Yukarıda Hazreti Osman (R.A.)’ın şair Lebid’e tavsiye ettiği bu sürmeyi tanıdığı ve gördüğü müddetçe insandır. Aksi halde Kur’an-ı Hakim’de kendisine edilen hitabın muhatabı oluverir hafazanallah.

Ne kadar yetkisi, saltanatı, gücü olursa olsun, mânâ aleminin kapılarını aralayan bu hazinelerle tezyin edilmemişse yıkılmaya, yok olmaya mahkumdur. Hiçbir güç ve saltanat bu güzellikleri veremez, alemi mânâdan bir nişan kazandıramaz.

İktidarı elinde tutanlar, yetkilerini kullanarak maiyetlerine her türlü şan, unvan, şeref ya da mevkiyi bağışlayabilirler. Ama insanı yücelten, yükselten ve âli cenab kılan, dahası sihirli sürmeyi bulduran iman, zeka ve bunlara bağlı olarak gelişen üstün vasıfları veremez.

Beşeri aşk, aşka müptela olmuş ruhu, aşık olduğu güne kadar muhatap olduğu dünyadan arta kalan tortuları, pislikleri ve kalıntıları temizleyen şiddetli yağmurlar gibidir. Yağmur ne kadar şiddetli yağarsa yağsın sonunda mutlaka güneş, gülen yüzünü göstermektedir. İşte yağmurun bereketiyle nasiplenen ruh toprağında, güneşin ışıklarıyla hikmet ve himmet meyveleri yeşermeye, kuru dallara su yürüyerek hikmeti Hûda ile can gelmeye başlar.

İşte bu yüzden beşeri aşkı küçümsememek ve onurlu bir şekilde hissetmeye çalışmak, ancak ondan sonrasına da yürüyebilmek için çaba sarf ederek ruhumuzda hikmet ve himmet dallarının yeşerip meyvelerinin ortalığa dökülmesine çaba sarf etmek lazımdır.

İşte büyük aşıkların bir müddet sonra büyük Hakk (C.C.) perest olmalarının hikmeti de burada gizlidir. İnanmış büyük dava adamlarının bulundukları yere gelinceye kadar ruhlarındaki kıvranmanın nasıl olduğunu anlamak elbette mümkün değil, ancak geldikleri yere Hakkı severek, hakikate aşık olup, hikmete ram olduktan sonra ancak ulaşabildiklerini görmemek için kör olmak lazımdır.

Hakikat, hikmet penceresinden ruhumuza yansıyan şualardır. Rabbim hakikat penceresinden her baktığımızda hikmet pırıltıları ile muhatap olmayı herkese nasib etsin.