Biz Nasıl Bu Hale Geldik

halk

15 Temmuz 2016 günü Türkiye Cumhuriyeti çok büyük bir badire atlattı. Bu öyle bir badireydi ki geleceğini ipotek altına almak istemeyen bir milletin top yekün ayaklanmasını da beraberinde getirdi.

Dün Azatlık meydanında tüm dünyaya örnek olarak gösterilen ve tanklara karşı duran bir figür vardı yada Çin’de Tianen Men Meydanında tankın karşısında hayatı pahasına dikilen Çinli bir hürriyet figürü vardı.

Dün bu ülkenin bir evladı (ki yakın zamanda ismi, kim olduğu ortaya çıkacaktır) çıplak bedeni ile tankın paletinin önüne yatmış ve gerekirse canını vermeye hazır bekliyordu. Tankların üzerine yürüyen bir halk vardı boğaz köprüsünde ve bu halk ölmeye hazır olduğunu, üzerlerine tanklardan uçaksavar mermileri de dahil olmak üzere önemli mühimmatlarla yapılan ateşlere rağmen bulundukları yerden ayrılmayarak göstermişlerdir.

Peki 15 Temmuz gecesi yapılan bu kalkışma hareketi bir günlük plan mıydı? Yada sadece onlar mı suçlu, onlar mı hatalı? Bu hükümetin başında görevli olan, hükümeti idare eden, istihbarat dairesini idare eden, ülke güvenliğiyle ilgili görev yapması gerekenler, askeri istihbarat dairesi, milli istihbarat dairesi; acaba öncesi olan, olması gereken, hatta mutlaka en az altı aylık planlama süreci olan bu hareketi göremediler mi?

Unutulmamalıdır ki “merhametten maraz doğar”. Hak isteyene hakkı verilmelidir. Ancak devlete ihanet eden, kendi halkına kurşun sıkan ve acımasızca masum insanların üzerine tankı süren zihniyeti, idare edeni, emir vereni mutlaka ama mutlaka gereken ceza ile cezalandırmak gerekmektedir.

Bakınız Hazreti Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fethettikten sonra imar ve iskan çalışmalarına, sükunet ve huzuru temin etmesine ve yaşayan insanlar arasında ayırım gözetmeksizin can, mal güvenliği ve hayat haklarının korunması için bir şehremin (belediye başkanı) görevlendirir.

İstanbula görevlendirilen ilk şehremin Hızır efendidir. Namı diğer Sarı Hızır. Rivayet edilir ki Nasreddin hocanın kızından gelme torunu. Başarılı bir şehreminlik yapar. Kısa sürede İstanbul şehrini imar eden, güzelleştirir, yıkılan evleri, kale duvarlarını, yolları imar eder, yeniden yapar, yaptırır.

Ayrıca şehrin temin edilmesi gereken gıda, su ve benzeri ihtiyaçlarını da çok kısa sürede çözer, planlı bir şekilde aksamadan yürümesini sağlamaya başlar.

Fatih bu başarısından dolayı Hızır Çelebi’yi huzuruna çağırır ve kendisini tebrik ettikten sonra bu başarıyı neye borçlu olduğunu sorar. Hızır çelebi ise yaşadığı şu hadiseyi anlatarak eğitiminin ve yönetim anlayışının nereden geldiğini açıklamaya çalışır. İsterseniz gelin hikayenin bundan sonraki kısmını Hızır Çelebi’nin kendi ağzından dinleyelim.

“Padişahım ben gençlik yıllarımda Laleli semtinde Burhaneddin efendi isimli büyük bir Allah dostunun ve müderrisin, rahle-i tedrisinde eğitim almayı arzu ettim. Gittim ve kendisine müracaat ettim. Tebessüm ederek kabul etti ve gözleriyle yan tarafta oturan, benim yaşlarımdaki üç delikanlıyı gösterdi. Anladım ki onlarda benim gibi üstada hizmet etmek, onun ilminden istifade etmek için talebe olmaya gelmişlerdi.

Müsadesi ve izni ile biz eğitime başladık. Uzun süre onun rahle-i tedrisinde bize verdiği ilmi, bilgiyi, hayat bilgisini ve diğer konulardaki aktardıklarını öğrenmeye çalıştık.

Nihayet bir gün diğer üç arkadaşımla birlikte beni de yanına çağırdı. Dört öğrencisi karşısına dizilmiş vereceği emri bekliyorduk.

Bizi uzun uzun inceledikten sonra,

“Oğullarım, Allah hepinizden razı olsun. Hizmetinizden, çalışmanızdan, ilme olan düşkünlüğünüzden ziyadesi ile memnunum. Artık eğitiminizin sonuna geldiniz. Ben de artık memleketime dönmek istiyorum. Bu ilminiz ve eğitiminizle inşallah hepiniz ilerleyen zaman içinde devletin mühim mevkilerinde önemli bir makamı işgal edecek, devlet adamı olacaksınız inşallah. Ancak sizden son bir hizmet istiyorum. Medresenin kilerindeki merdivenin altında dört çuval var. Her biriniz bir çuvalı alın ve kilerde bulunan buğdayı sahilde bulunan dergahımıza taşıyınız inşallah. Sonra da gelin bana nasıl taşıdığınızı anlatın olmaz mı?”

Dedi. Ertesi gün yine hep beraber üstadımızın önüne sıralandık ve ne yaptığımızı anlatmaya başladık. Birinci arkadaşım şöyle söyledi.

“Üstadım, merdiven altında bir çuval var ve alt tarafı bir hayli erimiş. Kocaman bir deliği var. Taşımaktan vazgeçtim. Kendi kendime dedim ki anlaşılan arkadaşlar diğer çuvalları almışlar. Onlar taşıma işini bitirince ben onların sağlam çuvalları ile taşımam gereken buğdayı taşırım dedim ve bugüne bıraktım taşıma işlemini.”

Üstadımız bunu söyleyen arkadaşımıza,

“Madem taşıma işini bugüne bıraktın ne diye gelip bana haber vermedin. Senin gibiler idareci olursa hem her şeyi hazır beklerler, hem de işe yarayacak başkasının yerini işgal ederler. Üstelik zamanı boşuna harcar giderler. Ne yapalım elde imkanlar yoktu diye kendilerini savunup hatalarını kabul etmeyenler böyleleridir.”

İkinci arkadaşımıza da aynı soruyu sormuştu üstadımız. O da şöyle söyledi.

“Efendim benim çuvalım da delikmiş. Buğdayı doldurdum ama götürünceye kadar hep etrafa saçıldı, yollara döküle döküle hayli ziyan oldu.”

Üstadımız La Havle diyerek başını iki yana salladı,

“Oğlum niçin bir işte kullanacağın malzemenin altını üstünü kontrol etmezsin. Sende bir yere idareci olursan yada memlekete yönetici olursan anlaşılan o ki sana getirilen bilgileri hiç araştırmadan, altını üstünü görmeden ve öğrenmeden hemen inanacaksın. Senin yolunda giden ve senin gibi iş tutanlar, işin başına geçenler ilerde başarısızlıklarını asla kabul etmezler. Ne yapalım biz işi devir alırken zaten bu haldeydi. Düzeltilemeyecek kadar kötüye götürülmüştü. Bizde aynı şekilde devam ettik diyecek kadar basit ve basiretsiz olurlar.

Bundan sonra üçüncü arkadaşımıza da aynı soruyu soran üstadımız şu cevabı aldı.

“Efendim bende gittim merdiven altından aldığım çuvalın altının nezelmiş ve delik olduğunu gördüm. Doğrusunu isterseniz üşendim ve hemen orada bulunan kalın birkaç kağıt parçası ile çuvalın dibini kapattım. Hiç dökülmeden çuvalla buğdayları taşıdım ancak kağıtlar eskidi. Yırtılmak üzereydi ki bende işi bitirdim.

Üstadımız bunun üzerine,

“Evladım bir işi yaparken sadece kendi zamanını doldurmayı ve görev içinde bulunduğu süreyi geçiştirmeyi düşünme. Senden sonra geleceklerin aynı işi yaparken çekecekleri sıkıntıyı düşün. Yapacağın işte ve kullanacağın malzemelerde sana ve senden sonrakilerin de işine yarayacak onlara yol gösterecek metotları tercih et, idareyi maslahatçı olma.

Nihayet bana sıra gelmişti. Bana da aynı soruyu sorunca şöyle cevapladım.

“Efendim bende merdiven altına gittiğimde bir çuval vardı orda ve dibi delikti. Bayağı büyük bir delikti hem de. Onunla buğdayı taşımanın mümkün olmadığını gördüm. Hemen yakındaki bir terziye giderek çuvalın dibine güzelce bir yama yaptırıp sağlamca diktirdim. Çuval böylece yenilenmiş oldu. Sonra da doldurdum buğdayı ve bir danesini bile zayi etmeden dergaha taşıdım. Sonra da getirip çuvalı katlayarak aldığım yere tekrar koydum.

Üstadım sordu.

“Peki evladım neden böyle yaptın?”

“Efendim, öncelikle sizin verdiğiniz işi en doğru bir şekilde yapmayı amaçladım. Sonrada bende sonra bir şekilde herhangi bir Müslümana çuval lazım olursa eline alan sıkılmasın, üzülmesin istedim. İşini görsün istedim.”

Üstadım benim bu söylediklerimi dinleyince kalktı ve beni kucakladı. Diğer arkadaşlarıma da beni örnek göstererek şunları söyledi.

“Evladım işte böyle işler yapanlar her zaman ümmeti Muhammedin faidesine çalışmayı kendilerine şiar edinirler. Başarıdan başarıya koşarlar. Allah azze ve celle onların yollarını açar, istikballerini parlak kılar. Geçmişin hatalarını onarırlar, zamanlarını ziyan etmezler, geleceğe bıraktıkları iyi ve güzel hizmetler, işler, imaretler olur.”

Bu hikayeden sonra Fatih Hızır Çelebiye şöyle söyler.

“Çelebi pek güzel, pek hoş bir hikaye. Allaha hamdolsun ki bize geçmişin yıkıntılarını onaracak, zamanı israf etmeyecek, ümmetin istifadesinden başka bir düşüncesi olmayan birini verdi.”

Yorum sizin efendim…