AŞK…

images

Makaleyi Sesli Dinle

 

AŞK…
Sevgili okurlar, bugün size aşktan bahsetmeye çalışacağım. Ama nasıl bir aşk? Öncelikle toplumsal olarak aşk anlayışımızın yozlaştığı, bir türlü sağlam temellere oturtamadığımız ve gerçek tarifini yapamadığımız, karşı cinsten iki kişinin birbirine duydukları ve vuslatın hazzıyla sabun köpüğü gibi kaybolup yok olan günümüz aşklarından bahsetmeyeceğiz. Bunu hemen belirtelim.
Mamafih, beni seviyor musun diye sorduğu zaman erkek ya da kadın sevdiğine, aldığı basit, öylesine bir evet cevabı ile yetinmesi bile aşkın şu anda geldiği noktayı göstermeye yeter. Çünkü beni seviyor musun sorusunu soran birinin karşısındaki insana duyduğu aşkın derecesi de bu soruda gizlidir zaten.
Rabbimiz Ali İmran Suresi 31. Ayetinde şöyle buyuruyor.
“Habibim, kullarıma söyle, eğer beni seviyorlarsa sana tabi olsunlarki bende onları seveyim, günahlarını affediyim. Muhakkaki ben merhametliyim, bağışlayıcıyım.”
Bu ilahi emirden hareketle O’nu ziyaret esnasında yaşanan bir hakiye anlatılır ki gerçekten insanın yüreğini yakmaktadır.
Efendimiz zamanında Şam’da o asrın nadide yetiştirdiği Yahudi ulemasından bir haham vardı. Hazreti Musa’ya(A.S) nazil olan Tevrat’ı sürekli okur, inceler ve hissedar olmaya çalışırdı. Yine bir cumartesi günü Tevrat’ı okumaya başladığı anda dört yerinde Son Peygamber olan efendimiz aleyhisselamdan ve onun güzel sıfatlarından, mübarek hasletlerinden bahseden cümlelere rastladı. Haset ve nefretinden hemen o satırların bulunduğu sahifeleri yırttı ve ateşte yaktı.
Ertesi hafta Cumartesi dersinde yine okumaya başladığında gördü ki bu kez sekiz yerde Efendimiz Aleyhisselam’dan bahsedilmekte, methedilmekte. O sahifeleri de yırttı ve yaktı. Ertesi hafta cumartesi ibadetinde yine Tevrat’ı okumaya başladığında bu kez on iki yerde peygamberimizin anlatıldığı onun güzel hasletlerinden bahsedildiğini gördü. Bu defa tefekkür edip, insafa geldi ve gönlüne o anda Nuru Muhammedi aksetti. Kalbindeki iman kandilini tutuşturdu. Heyecana kapıldı. Hemen yakınındaki bir hahama soruverdi.
-Medine ne tarafta. Bana o şehrin yolunu tarif eder misin?
Soruyu sorduğu hahamda bilgili ve alim bir zattı. Arkadaşındaki değişikliği farkedince hemen müdahele etti.
-Aman ne yapıyorsun. O şehre sakın gitme, orada bir sihirbaz vardır ki sihri ile alemi kendisine bende etmiştir, korkarım ki sihri ile seni de tesiri altına almasın.
Fakat gerçekleri ilmiyle ve gönlüyle gören diğeri arkadaşını sert bir dille uyardı.
-Sus iş senin bildiğin gibi değil. Deyip havradan ayrıldı. Medine’nin yolunu bir şekilde öğrenip yollara düştü . Medine şehrine geldiği vakit veçhen efendimize benzeyen Selmanı Farisiye (R.a.) rastladı.
Hazreti Selman (R.A.) bu adamın Medine’de yabancı olduğunu görünce ilgilendi. Haham,
-Ey efendi ben bu şehrin yabancısıyım ve bir Yahudi Alimiyim. Beni Tevrat’ta adını defalarca okuduğum ve özelliklerini gözlerimle gördüğüm son peygamber, ahir zaman nebisinin yanına götürür müsün? Çünkü bu şehirde olduğunu biliyorum.
Selmanı Farisi yaptığı uzun ve yorucu yolculuktan dolayı hayli yıpranmış ve mecruh bir hale düşmüş olan Hahama
-“Gel benimle” dedi ve onu doğruca Ravzayı Şerife götürdü.
Ne çare ki Yahudi alimin gelmesinden dört gün kadar önce Efendimiz Aleyhisselam Alem-i Cemal’e göç eylemiş idi. Medine ve Müslümanlar mey’us, mükedder, gözü yaşlı ve sıkıntılı idiler. Selmanı Farisi de bu adamdan efendimizi sorduğunu işitince gözlerinden yağmur gibi yaş indirmiş ama gerçeği söylememişti.
Selmanı Farisi orada bulunan ve üzüntü içinde sessiz sessiz gözyaşı döken cemaati gösterip dediki o zata,
-Ey uzak yollardan, sadece okuduğun kitaptaki özelliklerini görüp, anlayıp bilerek aşık olan ve gelen yabancı. Senin aşkıyla yanıp tutuştuğun ve görmek için geldiğin Allahın peygamberi Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselam dört gün evvel Allahın emriyle Ahiret yurduna göç etti, Refiki alasına kavuştu, bizde böyle öksüz ve yetim kaldık.
Bu sözleri duyan aşık ziyaretçi, büyük bir teessürle ve acıyla dizlerini dövüp olduğu yere çöktü ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir ara duruldu ve başını kaldırıp Hazreti Selman’a,
-Ey efendi, sen O’nu gördün mü, meclisinde bulundun mu, sohbetini ve sözlerini dinledin mi?
Hazreti Selman: (R.A.) gelen bu aşık ziyaretçinin yanına diz çöküp yine büyük bir üzüntü ile
-Evet ben onun ehli beytindenim dedi.
-Ne olur beni onun kabrine götürür müsün? diye ricada bulundu. Böylece Kabri Rasulullaha geldiler. Şamdan gelen bu adam kendileriyle birlikte orada bulunanlara döndü bir müddet sonra.
-Ey Son peygamberin etrafında olarak onu görme şerefine nail olmuş olanlar, içinizde Muhammed Aleyhisselamın akrabasından kimse var mıdır?
Hazreti Ali Kerrem Allahu Veche
-Ben onun ehlindenim, amca oğluyum, aynı zamanda da damadıyım.
Şamdan gelen ziyaretçi hemen Hazreti Alinin yanına geldi, önünde diz çöktü ve
-Bana onun güzel hasletlerinden ve ahlakından anlatır mısın dedi.
Hazreti Ali, (R.A) efendimizin güzel ahlakından ve özelliklerinden bahsetti. Hem ağladı, hem anlattı. Şamdan gelen aşık zat
-Nefsim kudreti yed’i emininde bulunan ve kudret eliyle muhafazası altında tutan Allah’a yemin ederim ki benim Tevrat’ta okuduğum ve gördüğüm Ahir zaman peygamberi işte bu bahsettiğiniz ve görmeye yetişemediğim şu anda toprağın altında olan kişidir. Bunda hiç şüphe yoktur.
Sonra yine gözyaşları içinde
-Ne olur, acaba onun bedenine giydiği elbiselerden hiç yokmudur. Hiç olmazsa onu yüzüme gözüme süreyimde şu yüreğimdeki ateşi biraz olsun söndürsün. Gafletle geçen ömrümün en asude anı olsun, günah içindeki bedenimi hiç olmazsa onun kokusunun hürmetine ateş yakmasın, Allah’dan niyaz edeyim ki yüzüme gözüme sürdüğüm o güzel kokunun hatrına beni affetsin.
Selmanı Farisi Hazretleri Efendimizin mübarek hırkasını evden alıp getirdi Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali Hırkai Saadeti sıra alıp öpüp kokladılar, yüzlerine gözlerine sürdürler. Hasretleri arttı, gözyaşlarını tutamadılar. Sonra efendimizin mübarek hırkasını o aşık ziyaretçiye uzattılar. O da Hırkayı büyük bir aşkla ve kemali edeble alıp yüzüne gözüne sürdü, ardında da Kabri Rasulullaha dönüp şehadet parmağını havaya kaldırdı ve
-Alemleri Yaradan Allaha şehadet ederimki Muhammed Mustafa Onun Rasulüdür.
Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah
Sonra hıçkırıklar içinde iki diz üstüne çöktü elinde Mübarek Hırkai Saadet olduğu halde ağladı ağladı.
Kendi geldiği vakit sanki etrafında kimsecikler yokmuş gibi içli içli dua etmeye başladı.
-Ey bu güne kadar kendisini bana verdiği ilimle bildiğim, bulduğum ama yanlış yerlerde aradığım Allahım. Varsın ve birsin inandım iman ettim. Ve yine inandım iman ettim ki yeryüzüne gönderdiğin son peygamber sağlığında kendisine yetişememekle büyük bir hüsrana uğradığım, ancak huzuruna göçünden dört gün sonra gelebildiğin bu güzel beldede, şu toprağın altında yatan Muhammed Mustafa Aleyhisselamdır. Vallahi söylediği her şeyi, yaptığı herşeyi göremesem de, duyamasam da tasdik ettim, kabul ettim. Ey Allahım, Ey Rabbim, Sana yalvarıyorum, Bugüne kadar günah içinde yüzen bedenimi onsuz bir dünyada bana taşıtma. Ne olur bu aciz ve günahlarla kirlenmiş bedenimi, sana olan iman ve Peygamberine olan tasdikle temizledin ya. Bundan böyle kirlenmesine, dünya kiri ile tekrar karalanmasına izin verme lütfet habibinin kabri huzurunda onsuz bir dünyada beni yaşatma, kabzet Ruhumu ki dünyada göremediğim güzel yüzünü hiç olmazsa ölümden sonra göreyim.
Henüz duası bitmişti ki kalbinin en derinliklerinden kopan bir feryad ile Allah dedi ve oturduğu yere yan üstü düşüverdi. Bir daha kalkamadı. Baktılar ki aşkı ile yana tutuşa onca yolu gelmesine rağmen mübarek yüzünü göremediği peygamberine iman ettikten sonra ettiği aşk dolu yürekten duası Rabbi tarafından kabul edilmiş.
İşte bir aşk erinin duası ve işte aşkla teslimiyetin mükafatı.